kardelen's profileஐ Kardelene Hoşgeldiniz ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    April 28

    Madem ölüm tek bir defa gelecek ...O da Neden Allah için olmasın!..

    Yeni bir güne uyandın yine yüreğim...
    ellerinden tuttuğun her bir ümidi,sevgiyle bastın bağrına..
    sormaya meyilli gözlerinle hala o cevabın peşindesin, biliyorum...
    ama yine sus yüreğim!
    sen sus...
     
     
    Ve Unuttuk Gittik, Gazze Seni !.. 
     
    Duygularımızı TV ekranlarına bağlamışız, TV ekranı ile gülüyor, TV ekranı ile ağlıyoruz.
     TV ekranları gören gözlerimizin yeğane alış veriş pazarı olmuş durumda.
    Ve unuttuk parçalanmış bedenleri
    ve unuttuk ağlayan anaları ve unuttuk dul kalmış kadınları,
    kimin aklına geliyor dedelerini kaybetmiş yavrucakların buğulu gözleri.
    Ardından bozulmuş bostanları, yıkılmış dört duvarlı kulübeleri
    ve cami duvarların yıkılmış halini, duman tüten yanmış cesetleri,
     dert yurdu ölüm kokan şehrin yazgısını unuttuk.
    Sahi neleri unutmadık ki! Bunu hatırlayalım.
    Bir Kudüs aşkını sattık zihinlerde önceden,
    ihanetin bedelini ödettik güya aklımızca.
    Bir ihanetin bedeli idi gördüklerimiz, ihaneti aramadık kendi özümüzde oysa.
    Ruhul Kudüs gitmedi sadece, elimizden, kalbimizden, Mescidi Haram gitti kollarımızdan.
    Alıp götürdüler. Bir ananın zorla alınmış yavrusunun ardından bakması gibi bakamadık bile… İhanet vardı ve hak ediyorlardı.
    İç dünyamızda yorumu, azdı bile çektikleri! Giden onurumuzdu anlamadık.
    Giden insanlığın geleceği idi nasılda görmedik.
    Ne diyeceğiz ki! Oysa bir nöbet yeri idi Kudüs!
    Size seslenmek istiyorum ey ceddim!
    Bilinç tarlamıza ekilen ihanet düşüncesi tohumları tutmuştur.
     Ondandır belki hemen unutuyoruz.
    Öfkelenme kaynağımız duygusallıktan, duygusal öfke ne kadar sürer ki?
    için öfkelenmek ne demek?
    Kolları kırılan delikanlıların dirsekleri olsa idim.
     Yavrusuna siper olan babaya onu koruyan varil ben olsa idim. Ama ne zamana kadar?
     TV ekranları sönene kadar, bu kadar duygusal öfkemiz.
    Bir imparatorluğu cömertçe yerken, çaresizlik ve ihanet içinde olduğumuzu,
     başkasının üstüne atmak için Araplardan ihaneti gördük diye
    Ortadoğu’nun çiğnenmesine oh çeken bir neslin evlatları olduk.
     Bu sözlerle büyüdük, Coca Cola tabelalarının,
     Marllboro sığarsının dumanlarının koktuğu sokakların kollarında.
    Kırmızı araba düşlerimizle Almanya hayalleri kurarak döndük batıya suratımızı.
     Bin yıllık sınır dostumuz, bin yıllık davalımız oldu birden bire, Arap hainlerden sonra. Unuttuk İstanbul sokaklarında İngiliz askerinin Beyoğlu’nda kadınlara sarkıntılık ettiğini. Maraş, Fransız kokuyordu Sütçü imama kadar.
    Hemen unuttuk olan biteni Gazze yi unutur gibi.
    Ama bizimle yaşayan kardeşlerimize sürülen ihanet yaftasını unutmak zor oldu.
    Siyonist köpek her kurşun sıktığında aklımıza Arapların ihaneti geldi.
    Biraz atlatmışken zihnimize ekilenleri, vahdet yeşerirken aklımızda ama hala unutma alışkanlığımız hâkim dünyamıza
    Ve unuttuk gittik! Çünkü zihin dünyamız bir balçık üzerinde idi.
    Çünkü öfkemizi duygusal zihnimiz besliyordu.
    Duygusal ortam kaybolunca gözlerimizden, unutuyordu zihnimiz.
    Gözle görmek bazen kötüdür. Kalp gözü ve ferasetle görmek gerek çoğu zaman.
    Gazze bizde bir mazi oldu artık. Sahi kim giydiriyor, evlerinde gar dolapları yok olmuş yavruları? Hangi ana bahçesinden marul kopara biliyor sabah kahvaltısında?
    Bir çuval un kaç para sahi?
    Kudüs bir nöbet yeridir. Hicaz bir nöbet yeridir. Bütün müminler için!
    Şimdi bizim yerimize de nöbeti layığı ile tutan
     Filistinli kardeşlerimize dua ve yardım zamanıdır.
    Unutmayın onların çektikleri sıkıntıların tek sebebi,
    o topraklarda Müslüman bir halk olarak yaşamalarıdır.
    Batı vahşi bir şeytanın kuklasıdır. Mabetsiz kalmak savunmasız kalmak demektir.
    Mabetlerin ardından şeytanın hedefi İstanbul’dur.
    Coca Cola içmeyen bir nesil gelmektedir.
     Kollarımız kırılmadan kaldırıp dua edelim;
    Yarabbi Kudüs’ü bize geri çevir
    ve bizleri Kudüs’e sahip çıkabilen güçte bir nesil olarak yeşert…
    Özgür Kudüs’te bir Cuma namazı kılma umudu ile.
    Uzeyir Yiğit
     
     
     
     
     
     
     
     
     
     
    April 14

    Bindörtyüz yıllık hasretin varisiyiz bizler...

    Rahman'ın Adıyla...
     

      Bir Nûr Yaratıldı, Kâinata Rahîm Olanın Rahmetini Muştulayan.
    Selâm Olsun O Müjdeciye!
    Ve gözlerin düşer gecelerime!
    Gözlerin düşer, gecelerde üşüyen yüreğime.
    Gözlerin, kâinattaki her bir zerreye düşer tek tek, hakikâti gösteren bir nûr olarak. Rahmân ve Rahîm olanın mâhlukata bir büyük ikrâmıdır siyah gözlerin. Ki onlardır zulmeti nûra çeviren, nazar kıldığı yerde güller bitiren... Ve bir bakışıyla âlemi âşka doyuran!
    Hamdolsun bizi bir çift siyah gözde âşka düşürene!
    Hamdolsun, seni kendine "sevgili" eyleyene!
    Seni en güzel şekilde terbiyene edene hamdolsun.
    Hamdolsun sana hikmeti verene, sana kitabı indirene, seni âlemlere uyarıcı olarak gönderene...
    Seni bize peygamber; bizi sana ümmet edene hamdolsun!
    Ve hamd yalnız O'na olsun!
    Ey Nebî; sana, zaman denilen mâhluku sıyırarak aradan, mahcubiyetle, hasretle ve elbette muhabbetle sesleniyorum, haddim olmayarak.
    Seni anlayabilme nimetinden beridir, görmeden sana inanıp bağlanmanın hadsiz hesapsız şerefini ve saâdetini tadıyorum, şükür ile...
    Benim gibi belki kâinat da senin gelişine hiçbir zaman şâhit olamadı.
    Âlemlerin nefes alışı belki senin hilkâtinle başladı.
    Senden aldı sanki melekler zârafeti; senden aldı ahlâk, letâfeti...
    Ve olacaksa bu arzın hüsranı, seni unutup yitirmekten...
    Rabbinin nûrundan bir ziyâ idin sanki. Hiçbir şey bilmezken seni, belki sen Rabbinin "Ol" emrindeydin!
    Âdemin tevbesindeydin, İbrahim'in duasında...
    Nuh'un gemisindeydin, İsa'nın müjdesinde...
    Ey Nebî, sen teşrif edince yeryüzüne, zaman belki yaratılışından beri en güzel, en mutlu ânını yaşadı.
    Çünkü Âlemlerin Rabbinin "Habibim" dediği o mukaddes nûrunun gölgesi düşüvermişti arza.
    Şerefine bu olayın, yer gök bayram etti. Nice küfür sarayı yıkıldı, nice küfür ateşi söndü zuhûrunun hürmetine, zuhûrunun haşmetiyle...
    En çok Rabbin sevmişti seni.
    Sen de en çok O'nu...
    Sonra melekler sevdi seni, kanat gerdiler sana, başının üzerinde rahmet bulutu oldular kimi zaman...
    Ve sonra insanlar!..
    Ne güzel dostların vardı senin ey Nebî! Seni canından çok, her şeyden çok seven...
    Sen güneşsen onlar ışığını senden alan yıldız oldular karanlık gecelerimize.
    Sen son peygamberdin, sen Allah'ın Habibiydin!
    Daha ötesi nedir ki?
    Ve gelince vakit, bırakıp nûrundan bir parça bize, sen Refîk-i Âla ile vuslâta erdin.
    Bize ise hep hüzünler düştü ey Nebî!
    Bir boşluktu sanki senden ayrı kalmanın sonu!
    Halbuki ne "zaman" açabilirdi seninle aramızı, ne de sonu toprak bir beden yakınlaştırabilirdi seninle bizi; farkedemedik...
    Bilemedik! Senin o siyah gözlerinin nûru bir miskinin, bir fakirin gözlerinde saklıymış meğer; göremedik...
    Bilemedik! Senin ellerinin sıcaklığını hissedebilmek için bir yetimin başını okşayabilmek yetermiş; düşünemedik...
    Ve yine bilemedik ey Nebî; seni sevindirmek, senin gönlünde yer edinebilmek, karanlıklar içerisinde kalan bir kalpte sevginin ateşini yakabilmekmiş; beceremedik...
    Yolda kalmışlığımızın, şaşıp durmuşluğumuzun kusuruna bakma ey Nebî!
    Hani sen kral gibi değil de kul gibi yaşayan bir peygamber olmayı tercih etmiştin. Sıkıntı, ezâ, hüzün...
    sanki senin en yakın yol arkadaşlarındı.
    Bir gün tok olursan bir gün aç olurdun.
    Ve hani yatışsın diye açlığın, bir değil de iki tane taş bağlamıştın ya mübârek karnına!
    Biz de sanki gönlümüze sayısız taşlar bağlamışız ey Nebî, seni unutmamıza sebep olan...
    Sanki, sana muhtâç ruhumuzun üzerine demirden ve betondan yaptığımız gökdelenlerle koca bir şehir inşâ etmişiz de seni anmak istersek, seni bulmak istersek o şehrin sokaklarında kaybolup değil seni, kendimizi dâhi unutalım, bulamayalım diye!
    Ey Nebî, nefesini ver bize!
    Nefes ver sensiz kalmaktan, seni hatırlayamamaktan kurumuş gövdelerimize!
    Nefes ver ki dile gelelim ve dem vuralım firâkından...
    Nefes ver ki bize yeşersin gövdemiz, gülzar olsun bedenimiz...
    Nefes ver bize; bitsin artık bu asırlardır süren ümmetinin kara kışı; nefes verdiğin baharları teneffüs edelim senin kokundur diye, kokusu sensin diye...
    Ey Nebî! İçimdeki hüznümü hasretine adadım...
    Ne zaman sensizliği tüm hücrelerimle hissedebilsem takatim kalmıyor.
    Nefesim kesiliyor da, kanım donuyor.
    Ey Nebî, yolda kalmışlığımızı yüzümüze vurma n'olur!
    Pürkusur hâlimizle gelip de aklayamazsak kendimizi mizanda, bizi önce sen sitemli gözlerinle utancın nârına atma, n'olur!
    Ey Nebî! Seni yaratılmış tüm zerreler miktârınca sâlat ve selâmla anıyoruz; utanarak...
    Ey Nebî! Şefaâtini umarak...
    Allah'ım! Peygamberimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına selâm olsun...
    Allah'ım! Sen peygamberimize vesîleyi ve fazîleti ihsân et.
    Ve onu vaad ettiğin Makâm-ı Mahmûd'a eriştir.
    Ümit Demir

     
     
    ||Kardelen|| KUTLU DOĞUM HAFTAMIZ MÜBAREK OLSUN...SELAM VE DUALARIMLA...KARDELEN!...  
     
     

    Düşüncelerin neyse hayatın da odur.Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir...

     
     
     
    AĞLAMA MELEĞİM
     
     
    Ağlama meleğim, kendini mahvetme!...
    Başını eğip de "Başlarını açamasak
    bile baş eğdirdik" dedirtme...
    Unutma, "Şeref ve üstünlük Allah'ındır,
    bir de Resûlünün ve müminlerin"...
    Sana "başını ört!" diyen Allah böyle buyuruyor.
    Sen başını yiğitçe örterek gerçek kişiliğini ortaya koydun...
     başörtünü inancınla bütünleştirdin...
    Onu kimliğinin bir parçası haline getirdin ve
    böylece dünya aleme "Ben müslümanım" diye haykırdın...
    Başını örtmeni emreden Allah'a yemin ederim,
    sen bu yiğit duruşunla her zaman şanlı ve galipsin...
    Seni mağlup edecek adam daha anasından doğmadı...
    Senin başın dumanlı dağlardan daha yüce...
    Başörtün bulutlardan daha güzel...
    Cennette Allah, ayın on dördü gibi ayan beyan görüldüğü zaman,
    eminim o gün sen,
    Kâinatın Rabbini, daha yakından göreceksin
    o yücelerdeki başınla...
    Seni ezmek isteyene ezilme!..
    Allah'ın sana doğduğun gün verdiği hakkı söke
    söke almaya çalış!...
    Bu gün vermezlerse yarın verecekler.
    Yorulduğuna, yıprandığına üzülme...
    Dünya didinme ahiret dinlenme yeri...
    Rabbine kavuşuncaya kadar mü'mine rahat yok...
    Rahat cennette, o ebedi yurdumuzda...
    Dünya denen şu ağacın altında biraz nefeslenip yeniden yola
    koyulacağımızı aklından çıkarma...
    Ayağımıza batan dikenler bizi yıldırmasın...
    Belli ki cennet yakınımızda...
    Çünkü cennet dikenlerle çevrilidir...
    yorgunluk, sürekli hastalık, tasa,
    keder, sıkıntı ve gam, hatta ayağa batan dikene varıncaya kadar başa gelen
    her şey müslümanın hatalarının bağışlanmasına vesiledir...
     Allah hayrını dilediği kişiye sıkıntı verir...
    Biraz korku, biraz açlıkla imtihan bizim kaderimizde var...
    Çetin bir imtihandasın, dayan...
    Seni zor yıldırmasın...
    Elbette her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır...
    Şüphesiz her güçlükle birlikte bir kolaylık...
    Ve Allah sabredenlerle beraberdir...
    Kainatın Efendisi şu dünyada rahat yüzü görmedi...
    Öz yurdunda, müslüman
    kimliğiyle yaşayamadı... Zalimler bastırdıkça o dayandı...
    Her şeye Allah için katlandı...
     Ama davasından taviz vermedi...
     İyice tıkandığı zaman, yurdunu terk edip hicret etti...
    Boynu bükük, gönlü kırık, boğazında hıçkırık gurbet ele gitti...
    Çünkü Allah'ın arz-ı genişti... Gittiği yere
    İslam'ın ışığın götürdü... İnsanlar bilmediklerini öğretti...
    Gerçek varlığı, gerçek hayatı, gerçek mü'mini...
    Ve bir gün yurduna zaferle
    girdi... Onu öldürmek isteyenler ondan aman dilediler...
    Zulmün süngüsü düştü, cihanın tarihi değişti...
    Gerekirse sen de git...
    Mekke devrini
    yaşayan topraklara Medine'yi getir... Sabrın meyvelerini devşir...
    Sen varsın Allah var, dünya var, ahiret var...
     Bunlar inkarı mümkün olmayan
    gerçekler...Sen ebediyetin kokusunu almış bir bahtiyarsın...
    Gönüllere cennetin kokusunu sen taşıyacaksın...
    Her şeyi diplomadan ibaret sanma..
    Ashab-ı Kirâmın diploması yoktu...
    Tâbiînin diploması yoktu...
     daha sonra gelen İslam büyüklerinin de diploması yoktu...
    Ama dünyanın bir ucundan diğer ucuna İslâmı onlar götürdüler...
    Bir an bile susmadan kainatı çınlatan ezanı gök kubbeye onlar perçinlediler...
    Bir gün medreseler açılıp da diplomalı tahsil başlayınca,
    büyüklerimiz çok
    üzüldüler; artık ilmin sonu geldi dediler...
    İlmin sonu gelmedi, yine devam etti ama,
    Onlar sırf Allah rızası için okuyup okutmanın daha bereketli
    olacağına inancından vazgeçmediler...
    Büyüklerimizin aydınlık yolundan ayrılma...
    Elinden diplomayı alanlar ağzını da bağlayamazlar ya...
    İşte sen o büyüklerin izinden gideceksin...
    Sen peygamber yurdunu ev ev
    dolaşarak aydınlatan sahâbî analarımız gibi,
     ev ev dolaşarak yurdunu aydınlatacaksın...
    Peygamberimizi, kendine örnek alacak, onun ahlakını özümseyeceksin...
    Yüzünden eksilmeyen tebessümünle; insanları hoş görüp
    bağışlama merhametinle; gösterişe pirim vermeyen sadece yaşayışın ve eşsiz
    tevazuunla; müslüman hanıma en çok yakışan o zarif nezaketinle;
    herkesi imrendiren iffetinle; özü, sözü doğru güvenilir şahsiyetinle;
    elinde olanı başkasıyla paylaşmaktan zevk alan cömertliğinle;
    tabansızlara pabuç
    bırakmayan cesaretinle; haksızlığa haddini bildiren asil öfkenle;
    Allah için gözyaşı dökmeyi ihmal etmeyen duygulu halin,
    ibadet ve tâatinle; özellikle
    de dilinden düşürmediğin dua ve zikirlerinle gittiğin yere
    Peygamber kokusu götüreceksin...
    Seni görenler Peygamber'i görmüş gibi sevinecekler; evimize
    Peygamber nefesi geldi diye bayram edecekler... Başındaki o aziz örtüye
    "siyâsal simge" diye seni mektebi kapısında işkenceye tâbi tutanlar yapmasa
    bile, onların çocukları utanıp senden af dileyecekler...
    Sen ağlama yavrum, senin işin çook... Sen torunlarımı büyüteceksin...
    "Bismillâh" diyerek emzireceksin onları, zemzem kadar temiz, ak sütünle...
    Konuşmaya başlarken kelime-i tevhidi öğreteceksin onlara... "La ilâhe
    illallah" diye diye büyüyecekler... Dillerine, gönüllerine, beyinlerine
    Allah kelâmını nakşedeceksin, silinmemecesine O nur topu yavrular,
    "Bismillâh" diyerek dikecek kelime-i tevhid fidanını dikecek bütün
    gönüllere... Aşkla sabırla teenni ile... Usanmadan, bıkmadan, yılmadan...
    İşte o zaman güzel yurdum bir cennet olacak.
    Orada hiç kimse horlanmayacak...
    İnansa da inanmasa da...
    Gözyaşını boşuna harcama...
    Ağlamasını bilmeyen elbette bizden değildir.
    Daha iyi kulluk edemedim diye ağla...
     Allah için gözyaşı dök...
    Resûlullah'ın karasevdalısı ol...
    Seccaden kurumasın kızım....
    (alıntı) 

     

     
     
     

    "Fânîyim, fânî olanı istemem;
    âcizim, âciz olanı istemem.
    Ruhumu Rahmân'a teslim eyledim,
    gayrı istemem.
    İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.
    Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim.
    Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim."

     
     
     
     
    April 07

    "Men arefe nefsehü, fekad arefe Rabbehü - Nefsini bilen Rabbini bilir."...

      
    Akleden varlıklarız nihayetinde...
    Görmezlikten geldiğimiz küçücükler şeylerde gizlidir ...
     Kimbilir hayat/imtihan,
    Bize düşende keşfetmek olsa...
     
     
     
     
    Nar tanem,Nur tanem,Kum tanem...
     

      Milyarlarca yıl sonra, bir vasıta ulaştı Ay yüzüne
    Ve bir avuç kum alıp, getirdi dünyamıza
    Bu bir avuç kumun, hangi zamanda ve içinde bulundukları çölün

     neresinden alınacağını bilmiyordu o koca gezegendeki her bir kum tanesi
    Bir avuç kum tanesinin her biri bir avucun içindeydiler işte
    ve bir avuç kum ile birlikte yükseliyorlardı zeminden
    Bu, nasıl bir şanstı, ve ne büyük bir seçilmişlikti
    Her biri bir tanedir her bir kum tanesinin
    Peki hangi biri bir tanedir her bir kum tanesinin?
    Anlatayım:
    Bana bir çöl adı söyle, hadi!
    Tepesindeki kızgın güneş, her gün aynı yönden gelip;
    bir rende gibi sürtüne sürtüne üzerinden geçerken mekânı yontuyor
    olsun ve sanki zaman da ufalanmış,
    zerreler halinde yere serilmiş olsun
    Sen, işte o çölden bir avuç kum alacaksın;
    Çöl bilmeden ve bilmeden hiçbir kum tanesi
    Ne sen, ne çöl ve hatta zaman bile "zamanını" bilmeden!
    Üstelik, sanki bütün bir gökyüzünün altına
    serilmiş olan bu kum denizinin "neresinden" alacağını bilmeden
    Uçuşup duran tanelerden bir avuç kum yakalıyor, şöyle bir sıkıyorsun
    Çoğunun yanından geçiyor elin, onlara değerek veya değmeden
    Pek çoğu ise akıyor yere, açtığın zaman avucunu;
    ve üflüyor yel, bir kısmı da o zaman savruluyor
    Bazıları, tenindeki neme sımsıkı yapışıyorlar,
     kalmak için direniyorlar parmaklarının arasında; bir kısmı, sadece bir kısmı!
    İşte sen, ve ben;
    Meçhule düşmemeye çalışan bu taneciklere benziyoruz, öyle değil mi?
    Nar tanem, nur tanem Kum tanem;
    Akıl almaz bir belirsizliğin içinden seçilmek
    ve bu seçilmişliği idrak etmek kolay mı?
    Sen ve ben;
    Bir ufuktan bir ufka yayılan kızgın çöldeki birer kum tanesiyken;
     bir serin avuçta buluşmak nimetine nasıl şükredebiliriz
    Sevdâ; zamânın bittiği yerde başlar! ...
    Muammer Erkul