|
|
March 30
|
|
|
|
Yüreğim ne kasırgalar geçirdi,
ne boranlar kopardı dost dediklerinden dostum dediklerinden.
Bu yüreğim nicelerini dost bildi,
bâki Dostu bilmeden,
`O`nu yüreğinin derinliklerinde hissedemeden.
Dilim bunları söylerken,
gönlüm tarifi imkansız haykırışlarda, `Seni` arayışta.
Dost dedikleri nasıl bir şeydir ki,
benim serhad gibi yüreğimi birden sallandırdı.
Dosta tutku dedikleri nasıl bir duyguydu ki,
gönlüm Hazreti Yusuf (aleyhisselam)`ın kuyuda tutsak olduğu zaman gibi yakarışta,
o zaman gibi hüzünlü tâ ki
Senin dostluğuna kavuşana kadar.
Dosta aşk yüreğimde nasıl bir kordur ki,
yüreğimi Mecnun`un yüreğinde yanan ateş gibi kor,
o ateş gibi Sana muhtaç kılan.
Peki neydi insanı bu kadar duygu yoğunluğuna iten,
insana şiirler yazdırtan? Ya da nasıl bir duyguydu ki
Sana içten seslendiği vakit nemlenen gözleri yaşartan, yüreğimize manevi iklimler saçan?
Bunu nasıl anlatabilirim ki?
Çünkü bu diller lâl oldu. Seni anlatamamaktan,
Seni Mecnun`un aradığı gibi arayamamaktan.
Ey yüreğimizdeki tarifi imkansız Dost!
Sana yöneldim, Sana haykırıyorum.
Biliyorum Senin dostluğuna lâyık değilim amma ümitvârım,
Dostluğunun limanındayım aç yelkenleri aç tâ dostluğuna geleyim.
N`olur beni dostluğuna kabul et. (Âmin)
MehmetBeydemir
|
|
|
| March 24
|
|
|
|
|
|

 Bize Aşkı Öğret Allah'ım
Biz aşkı unuttuk Allah'ım
Önce İbrahim'e öğrettin aşkı. Hiçbir öğretinin ve hiçbir numunenin
olmadığı yalın bir zaman diliminde başladı hayata İbrahim.
Tüm yakınları ve tüm gördükleri,
görmediklerini inkâr eder haldeydi.
Ama sen bırakmadın onu.
Aşkı verdiğine aşkı yazgı kılmıştın çünkü.
Vedûd bir ihsan ile yıldızları astın İbrahim'in göğüne.
Zemheri akşamlarının alazında gözlerinin kıblesine bir avuç dua sürdün.
O duaydı İbrahim'i yıldızlara mahfuz eyleyen.
O yıldızlardı İbrahim'e güneşi gösteren. Güneş ki İsmail'in boynuna bilenmiş bıçağın üstündeki ağlayış.
Ey İsmail'i İbrahim'in aşkına kanıt eyleyen Rabbim.
İbrahim ateşleri suya çevirirken biz serin sularda yanıyoruz.
Ama biz seni unutsak ta sen bizi unutmazsın biliyorum.
Bize de ateşleri güle çevirecek bir muştu ver, ey gök kuşlarının kanatlarına umut haleleri dokuyan Rabbim.
Ver ki yeryüzüne adını fısıldayan güller yetişsin üzerimizde.
Ey karıncanın göğsüne aşkı mimleyen Allah'ım!
Yusuf'u gölge kıl güneşimize.
Gömleğimizdeki kan lekeleri onun sevdasıyla dokunsun.
Züleyha'nın yağmurları andıran güzelliğine karşı bize Yusufluk ver.
Yalancı güneşlerin yaldızlarıyla aydınlanırken çağ,
bizleri aşkın zindanında karanlığa mahkum et. En güzel rüyaları karanlığa
en çok alışan gözlere nasip edersin biliyorum.
Düştüğümüz bu kuyunun sonu yok Rabbim.
Bize Yusuf'un ceylan karası gözlerinden damıttığın kavli rüyaları bahşet.
Yakup eyle bize geceyi Rabbim.
Sabrın ve inancın kesiştiği izdüşümde bize teslimiyetin esrarını ver.
Acıdan kör olmuş bir çift göz ile aşkın sonsuz diyarını gözlemeyi nasip et.
Kalbimize nisyan ile gömdüğümüz sırları ifşa et Rabbim.
Gizli bir aşk koy gönlümüzün çerağına.
Ki hazineler gizli olduğu için değerlidir biliyorum.
Bize öyle bir Yakupluk verki;
bir Yusuf için binlerce gözümüzü sabrın ateşiyle milleyelim.
Bizleri sonsuz merhametinle cezalandır Rabbim.
Biz ki bir Mim esrarında uyandık Nûn'a.
Tüm harflerin ortasında üç harfin kudsiyetine iman ettik.
Ve tüm süruriyetimizle ah minel aşk dedik.
Aşkı mukadder eyle kalbimize ey Aşkın Sahibi.
Etrafımıza örülen tel örgülere karşı bize direnecek güç ver.
Kınayanların karşısında Musa'nın âsâsı eyle kalbimizi.
Tüm görkemli ihtişamların ve
tüm işkencelerin arasında hepsine karşı koyabilecek bir inanç ver.
Haykırmamıza ve bağırmamıza izin verme Rabbim.
Meryem'e nasip ettiğin suskunluk ile beze sesimizin ehrâmını.
Ve Muhammed.
Aşkı var eylediğin güzellik aynası.
Yetim bir ağacın yapraklarında ışıldayan nur halelerinin adı.
Muhammed.
Bize O'nun güzelliğinden sıçrayan tüm zerrecikleri nasip et Allah'ım.
O ki aşksızlıktan taş kesilmiş bir şehrin taşlarına bile aşkı öğretti.
Bilal'in göğsündeki kayadan dökülen gözyaşlarına şahidiz Yarabbi.
Taif'li çocukların küçücük ellerinden fırlayan taşların hüznüne şahidiz Yarabbi. Şahidiz aşka ve aşkın imanına.
Bize Peygamber'in ayak izlerinden derlenen gül kokularını nasip et.
O'nun muhlis yüzündeki esrarı çiz gözlerimize.
Biz aşkı unuttuk Allah'ım.
Bize sevmeyi öğret.
Tüm kainatı temizleyen bir rahmet yağmuru gibi.
Tüm yağmurları ellerindeki duaya râm eyleyen Hak aşıkları gibi.
Bize aşkı öğret Allah'ım.
Dua edenin, 'Rabbim' demesi, Allah'in 'efendim' demesinin ta kendisidir...
Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.” Abdulkadir-i Geylani (K.S)
KARDELEN |
|
|
|
|
| March 20
|
|
|
|
|
|
bizlere verilen bir ödülsün
Şu aciz gönüller bunun için övünsün
Sen bu kainatta solmayan tek gülsün
Buna inanan gönüller yoluna feda olsun
SENİ SEVİYORUZ EFENDİM
KARDELEN
|
Ey Nebi...
Ey...Gözlerinde cenneti saklayan, ayağını bastığı yerler cennet kokan nebi!...
Ey...Yaradan''ın en güzel eseri!. "Sen olmasaydın, sen olmasaydın.. alemleri yaratmazdım!." dedigi!....Var oluşunun şerefine, bütün varlığı hediye ettiği!...
Ey...Insanoğlunun ufku - en güzel insan.. Allah''ın sevgilisi, kainatın gözbebeği!...
Ey...Rahmeten li ' l-alemin!...
Senden şefaat dilenen biçarelerin en sefiliyim, desem.. şefaat eder misin?...
Ey..Kupkuru çölleri cennete ceviren gül!...
Ey...Gönlünden gül dökülen resul!...
Küçük kız çocuğunun elinden tutup da giden, kuşu ölen çocuğa başsağlığı dileyen.. Gözlerinden yaş dökülen devenin gözyaşlarını silen resul!...
Benim de gözümün yaşını siler misin?...
Küçük kız çocuğunun tuttuğu gibi tutsam elinden; yüreğimden binlerce kuş uctu, bin''i de öldü desem.. Bana cennet kuşlarından bir kuş bahşeder misin?...
Ey; Islam''ın peygamberi!..Sevda ikliminin, en güzel mevsiminin..En güzel çiçeği!...Ama mahzun, ama kederli...
Daima düşüncede, daima hüzün icinde ömründe, bir defa bile, kahkahayla gülmemiş.. gül yüzlü, güler yüzlü sevgili!...
Gözlerimi yumsam, ve hülyana dalsam.. O gül kokulu gülüşün ile, benim de gözlerimin içine güler misin?.
Bir kerecik olsun seni düşünerek başımı koyduğum olmuşsa yastığıma, tutunduğum olmuşsa sana ve senin sevdana.. Işte onun, işte onun hatrına!...
Ey...Gözünü sevdiğim, özünü sevdiğim, sözünü sevdiğim!...
Ey...Gönlümün sultanı efendim!...Ümidim, muradım, kurtarıcım, mujdecim...
Seninle Kevser havuzunun başında bulusabilecek miyim?...Desem.. Bulundugun yerden, yüreğime bir damla su serper misin?...
Seni sevsem!... Cok, cok sevsem!... Öyle cok sevsem ki sen koksa özüm, yüreğim.. Sen koksa nazım, edam.. Gönlüm sen dolsa, benim herşeyim sen olsan!...
Ali''n, Fatıma''n gibi olsam!... Seni, onlar gibi seviyor olsam.. Sen de beni, onları sevdiğin gibi sever misin?...
Ey...Bize bizden daha ziyade merhamet eden!... "Ümmetim, ümmetim!." diyerek, üstümüze titreyen!...
Ey...En ziyade muhtacımız, en cok isteyenimiz!... Bizi, Hak''tan dileyenimiz!...
Sen, umanı umutsuzluğa düşürmezsin!... Sen, senden isteyeni geri çevirmezsin!...
Senden, senin rahmetini dilesem...Ey alemlere rahmet olsun diye gönderilen, banada rahmet eder misin?...
Ey Rahim!... Ve...Ey Kerim!...
Asr-ı saadet''ten değilim!... Kokladığın gül, soludugun hava, yediğin hurma, içtiğin süt, okşadığın kuzu, bindiğin deve, avuçladıgın kum dahi değilim!... Bir kez olsun, yüzüne yüz sürmedim!...
Lakin ben, senin.. "Kardeşlerim!." dediğindenim!. Ve sana ve sünnetine revan olmak isteyenlerdenim!... Ve lakin daha hala sevgili Veysel Karani''nin tırnağının ucu misali bile değilim, desem... Bana da hırkandan gönderir misin?...
Doğduğun günün, gecenin hürmetine... Bu gün ve gece yüreğime, bir nur olup düşer misin?...
Sevgili Peygamberim!... Rabbim sana ve, senin al ve ashabına...Ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve yağmurların damlaları sayısınca salat, selam ve bereketler ihsan eylesin amin!...
...Ben a$kı Yalnız Sana Yakı$tığı için Sevdim...(ALINTI)
Yollar sensiz ;yarını bekler , Yürek sensiz ;hasreti yükler, Bu can sensiz ;baharı neyler ?? Şehir sessiz ,sokak sensiz....
Öteleri soluklayan bir çift gözüm; Seni özleyen bir gönlüm var Efendim
(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)...
http:kardelendilekkincal.spaces.live.com/ | |
|
|
|
March 18
|
|
|
Bayrakları Bayrak Yapan
Üstündeki Kandır Toprak;
Eğer Uğrunda Ölen Varsa
VATANDIR
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ DESTANI
Şu Boğaz Harbi nedir ? Var mı ki dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya- Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya, Ne hayâsızca tahaşşüt ki ufuklar kapalı! Nerde -gösterdiği vahşetle "bu, bir Avrupalı" Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi! Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer, Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer, Yedi iklimi cihanın duruyor karşında; Ostralya'yla beraber bakıyorsun Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengârenk. Sâde bir hadise var ortada: Vahşetler denk. Kimi Hindû, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ... Hani tâûna da züldür bu rezil istîlâ... Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefil, Kustu Mehmed'ciğin aylarca durup karşısına; Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına. Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz... Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz. Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb, Öyle müthiş ki: eder her bir mülkü harab. Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı; Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı: Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin; Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin. Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam; Atılan her lâğımın yaktığı yüzlerce adam. Ölüm indirmede. gökler, ölü püskürmede yer; O ne müthiş tipidir: savrulur enkaaz-ı beşer... Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak; Boşanır sırtlara, vadîlere sağnak sağnak. Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller. Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere, Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre. Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler... Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!.. Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından; Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman? Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrından râm? Çünkü te'sis-i ilâhî o metîn istihkâm. Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler, Beşerir azmini tevkîf edemez sun-u beşer; Bu gögüslerse Hüdâ'nın ebedî serhaddi; "O benim sun-u bedîim, onu çiğnetme!" dedi. ÂSIM'ın nesli.. diyordum ya... Nesilmiş gerçek; İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek, Şühedâ gövdesi, baksan a, dağlar, taşlar O, rükû olmasa dünyâda eğilmez başlar, Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor; BİR HİLÂL uğruna, yâ Rab, ne GÜNEŞLER batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!.. Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor TEVHÎDİ... BEDR'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi... Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni târîhe!" desem, sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb... Seni ancak ebediyyetler eder istiâb. "Bu, taşındır" diyerek KÂBE'yi diksem başına; Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmiyle, Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle, Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan, Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan; Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına, Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına, Türbedârın gibi tâ haşre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem; Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana... Yine birşey yapabildim diyemem hâtırana. Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini; Şarkın en sevgili sultânı SELÂHADDÎN'i, KILIÇ ARSLAN gibi iclâline ettin hayran... Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken husran; O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın; Sen ki rûhunla berâber gezer ecrâmı adın; Sen ki a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât! Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat... Ey şehid oğlu, isteme benden makber, Sana âğûşunu açmış duruyor PEYGAMBER. M. Akif Ersoy
O büyük gün etnik ayrım gözetmeksizin birlik ve beraberlik içinde bir bütün halinde tek bayrak,
tek vatan ve islamiyet uğruna bu topraklar için bu toprağa düşün şanlı askerlerimizi
saygıyla anıyoruz.
KARDELEN |
|
| March 15
|
|
|
|
|
|
|
Canım Peygamberim Alemler nura gark oldu, Seninle övündü, Kisralar çılgına döndü,tabiat alevleri söndü Nübüvvet mabedinde,hakikat sabahı göründü. Kokusu güzel,nuru ışık,canım peygamberim.

Ötelerin ötesinde,nurlu yaratılışın temsilcisi. Bitmeyen merhametin, parlayan güneşi. Allah'ın habibi Resûllerin efendisi, Yol göstericimiz,canım peygamberim.

Sevgisiyle,Resûle ağlayıp inleyen kütükler. Selam verip,dağlar taşlar nasıl feryat ettiler. Bulut ağlamadıkça,yeşillikler nasıl güler. Gönüller sultanı canım peygamberim.

Etrafını kuşatan ikram,Medine semalarına yayılır. Yüce elçi,ifadeye sığmayan bir sevinç bir hal alır. Onun cömertliğini anlatmaya diller aciz kalır. Cihana ışık saçan,Hatemül enbiyasın.

Resûlü Ekrem oturdular,Kubadaki kuyu başına Müyesser oldu Cennetül âla birkaç arkadaşına. Çağrıldılar huzuru Resûle isim isim tek başına. Nübüvvet mabedinin,Havzu kevserin sahibisin.

Severlerdi Resûlü sıkaleyni,bitmez tükenmez hazla Taat itaat timsali,meleklerin gaslettiği Hanzala. Verdikleri andaki sevinç,nail oldukları sevinçten fazla Allah'ın davasını yükseltin, düşmanlarını susturdun.

Söyliyeyimde gönlümde ki,gam dağılsın gitsin. Bütün övgülerin sevgilerin üstündesin. Kıyamete kadar övsem, Sen bitmezsin İki cihan serveri, hatemül enbiyasın.

|
KARDELEN
|
|
|
|
KARDELEN |
| March 11
|
|
|
GÖLGE GİBİ YAŞAMAK
Saklı gücün arkasına sığınılmış bir yaşam…
O gücü nasıl kullanacağından bihaber insanlar…
Kaybolmuş, eriyip giden zamanlar…
Bir tokat bazen çok işe yarıyor biliyor musun?
Derin uykudan başka türlü uyanmıyorsun çünkü!
Biliyorum, yaşam pınarında her an akış içindesin,
kürekler de senin ellerinde; ama bu daha da acı veriyor sana değil mi?
Bazen bildiğinle kalmak…
Akıntıya bırak kendini öyleyse!
Bırak ve bir nehrin okyanusa akışı gibi süzülüp git sen de.
Berraklığını bulursun hem kaybolmuş yaşamında…
Kendini ararken yorulduğun kadar yorulmazsın en azından bu eşsiz akışta.
Gözlerini kapatıp düşlerinle masal yaratmaktan korkma!
Korkulacak bir şey varsa o da, düşlerini çaresizliğe odaklamandır.
Gölge gibi yaşamak seni sadece bir arayış içine sokuyor ve sen,
artık yorulmaya başladın! Koca bir aptaldan ne farkın var ki?
Bunu ben sormuyorum, içindeki keşfedemediğin güç soruyor sana!
Uzun yolculuğa az kaldı. Zamanın zamanı yok!
Bugün var olduğunu ve yarın yok olacağını çok iyi biliyorsun,
ama hala gölge gibi yaşadığının farkına varmıyorsun.
Seçimlerin yaşamının bütününü oluşturdu,
ama sen seçimlerinin bile hala farkında değilsin.
O zaman nesin sen?
Arada bir tokat at kendine; belki o an kendine gelir ve
bir şeylerin farkındalığını kazanırsın.
Tabii o tokadı atacak cesaret bulabilirsen kendinde…
Sen, korkularının arkasına sığınmış bir gölgesin.
İşte bir kez daha vuruyorum yüzüne!
Varlığınla çevreni cennete çevirebilecekken,
içinde cehennem azabı oluşturan sana, bu söylediklerim az bile.
Bunu ben söylemiyorum zaten!..
Bunu, içinde fark edemediğin o muhteşem güç söylüyor sana.
Ben ise sadece onun sesini yansıtıyorum!
O sesin sana bir de notu var.
Diyor ki : ACI OLAN GÖLGE GİBİ YAŞAMAN DEĞİL,
BENİ FARK ETMEK İÇİN HALA BİR ÇABA GÖSTERMEMENDİR!
|
| | March 05
|
KAÇTIĞIM YER KENDİM
Rüzgâr kuvvetli estiği zamanlarda insanlar şiddetini kesmek ve de korunmak için set örerlermiş karşısına. Bundan faydalanmayı akıl edebilenler ise yel değirmenleri inşa ederlermiş. Böylece rüzgârın yıkıcı gücünü olumluya çevirmeyi becerirlermiş. Fakat bazen hayatta karşılaştığımız rüzgârlar o kadar yoğun, o kadar şiddetli ve o kadar üst üste oluyor ki; bırak yel değirmeni inşa etmeyi, elinle yaptığın rüzgârgülünü tutacak kadar bile takatin kalmıyor. Şu kesin ki hayattan ne kadar çok beklentin olursa o kadar çok hayal kırıklığına uğruyorsun. Beklediklerinle buldukların arasındaki fark, derin üzüntü yaşamana neden oluyor ister istemez. Mücadeleci olman bile fark ettirmiyor kimi zaman. Pes ediyorsun bazen, yılıyorsun. Değirmen yapmak için bile yüzleşmekten korkuyorsun rüzgârın uğultusuyla. Set örmek daha bir kolay geliyor nedense. Zaman ilerledikçe kaçmayı kovalamaktan ve de mücadele etmekten daha bir benimser oluyorsun hiç karakterinde olmasa bile… Hayatta en çok korktuğum şey duygu erozyonuna uğramaktı. Zamanla hiçbir şey hissedememekten çekindim hep. Yılgınlıklarımın umutlarımın üstünü örtmesinden ürktüm. Ama acımasızlıklar ve kederler üst üste gelince ben de ben olmaktan çıkıyorum galiba. Daha bir katı oluyorum hayata karşı. Daha bir duygusuz oluyorum ister istemez. Daha bir tahammülsüz… Olgunlaşmanın koşulu ağlamakmış demek ki diyorum. Ne kadar çok ağladıysan o kadar çok olgunlaşmış oluyorsun. Anlıyorum ki aynı dili konuşanlar değil; aynı duyguları paylaşabilenler anlaşabiliyor sadece. Ve aynı dili konuştuğun insanların etrafında olabilmesi de gün geçtikçe zorlaşıyor. Görünen gerçek, gerçekte görünen de olmayabiliyor üstelik. Kimi zaman mutlu görünüyorsunuz etrafa; oysaki yapabildiğiniz en iyi şey mutluluk rolü yapmak oluyor o an. İçin kemiriliyor; ama sen yine de üstüne yapışmış olan rolü oynuyorsun. Sana yüklenen misyonunun gerektirdiğini... Bazen çok sevdiğin bir fotoğrafı ortadan ikiye ayırıyorsun. O anki ruh halin seni hiç fark etmediğin bir yere bırakıveriyor. Öyle şeyler oluyor ki bazen hafızanı yitirmiş gibi hissediyorsun. Yaşadıklarının kendi hayatından bir kesit olup olmadığını düşünüyor; idrak etmeye çabalıyorsun. Sonra da “yanlış nerde ve kimde” diyorsun. Ya da “yarımdı, olmadan bitti” diye avutuyorsun kendini. O an yaptığın şey hafızanı siliyor ve seni bilmediğin bir yere ve duruma sevk ediyor. Geçmişinle geleceğinin kesiştiği nokta ise bugünün oluyor. Ve gücün yettiğince her şeye sil baştan başlıyor. Yeniden, hatta bazen yeniden deniyorsun. Fakat bir bakıyorsun ki hep en baştasın… İyice fark ediyorum ki gidene ağlamıyor çoğu zaman insan. Gidenin giderken koparttığı yer oluyor daha çok ağlatan, orada bıraktığı yara oluyor kalbimize iğneleri vuran. Aitlik hissin kayboluyor tamamen. Yaşadığın yere de zamana da ait hissedemiyorsun kendini. Çekip gitmek istiyorsun; kendinden bile... Seni hayata bağlayan hiçbir şey kalmıyor birden. Yaşamak anı, günü, ayı, yılı… zevk vermez oluyor. Kendinden kurtulup kendine kaçıyorsun yeniden. Aslında bindiğin gemi de vardığın liman da kendi yüreğinde demirli… Kelimelerin hepsi aynı aslında, önemli olan içtenliğinde ve karşı tarafın yüklediği anlamda yatıyor. Ve sana o anlamı yakalatacak olanda buluyorsun kaybettiğin kendini… Cesaret de sevgi gibi; gelişmesi için umut gerekiyor…
|
March 04
|

İnsanın yüreğine akıyor acısı
Evet bazı çocuklar vardır hayallerinde mavi denizler, beyaz bulutlar, uçurtmalar...
Bazı çocuklarda vardır hayal bile kuramazlar...
Karınları açtır, midelerinden gelen gurultular onları uykularından uyandırır...
Savaşın içinde silahlarla oynarlar...
Babaları siper olur ama engel olamaz yaşamların kayıp gitmesine...
Bir damla göz yaşı içinde bir tutam gülüşe hasret çocuklar...
Hayalleri olmayan, hayalleri çalınan çocuklar...Onların suçu ne?...

Her şeyden evvel Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdediyor,
Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa'yı salât ü selamla bir kere daha
yâdederek huzûr-u İlahi'de el açıp yakarıyoruz:
Rabbimiz! Bizleri ve dünyadaki bütün müslümanları muhafaza buyur, buyur ki Sen biricik
koruyucumuzsun..
dünyanın bütün kötülüklerinden,
bizim için ar vesilesi olabilecek durumlardan ve ahiret azabından koru..
koru ki, Sen bizim korkup endişe ettiğimiz şeylerin üstesinden gelebilecek kadar
büyük ve ulusun!.
Ey Rabbimiz! Ancak Senin inayetinle bozguncuların şerlerini
defedebiliriz. Kötü kimselerin fenalıklarından sığınabileceğimiz,
kafirlerin ve münafıkların hile ve hud'alarından korunmak için dayanabileceğimiz
Senin kapından başka kapı da yoktur.
Ey, bir belaya maruz kaldıklarında sabırları, lutfedilen nimetlerkarşısında da
şükürleri pek az olan biz zayıf ve çaresiz kulların Rabbi!
Filistinde zulüm gören kardeşlerimizin zulümlerinin sona ermesini nasip et RABBİM.
Dünyanın feci ve korkutan hadiseleri ve dehrin musibetleri karşısında bize
inayeteyle; kafirlerin ve fesatçıların şerlerinin bize ulaşmasına mani ol.
(AMİN)
Bütün dualarımız FİLİSTİNDEKİ KARDEŞLERİMİZ için....


|
March 03
|

FÂNÎLER DEĞİL BÂKÎ OLAN BİLSİN!
İslâm târihinin ilk yıllarında Medîne-i Münevvere'de bâzı fakirlerin kapılarına meçhûl bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sabah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konmamış. Sebebini merak ederlerken o esnâda içli bir salâ sesi duyuldu ve Medîne-i Münevvere Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-'ın torunu Zeynel Âbidîn Hazretleri'nin vefâtı ile çalkalandı. Herkes derin bir mâteme büründü.
Bu peygamber evlâdına karşı son vazîfeler îtinâ ile yapılmaya başlandı. Sıra mübârek nâşının yıkanmasına geldiğinde bu şerefli vazîfeyi yapacak olan zât, mevtânın sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görünce şaşırdı. Sebebini anlayamadı. Yakınlarına sorduğunda ise, ehl-i beytten orada bulunup bu sırra âşinâ olan bir kimse, şunları söyledi:
"- Zeynel Âbidîn Hazretleri her sabah hazırladığı erzak çuvallarını sırtında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünmeden geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördüğünüz yaralar, işte o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır."
Amellerini sırf Hak Teâlâ'nın rızâsı için yapanlar, onları, ifşâsı harâm olan bir sır gibi halktan gizlemeye çalışırlar. Zîrâ Hakk'a âit olduğu hâlde halka arz edilen amellerde Allâh'a götürecek hiçbir fazîlet kalmaz.
Çünkü onları ucub ve gurûr başta olmak üzere binbir türlü nefsâniyet kaplar. Dolayısıyla Hak yolunda yapılan her salih amel, "Fânîler değil, Bâkî olan bilsin!" düşüncesiyle olursa makbûldür ve böyle fiillerin ecir ve mükâfâtlarını yazmaya ne kalemler kâfî gelir, ne de mürekkep yetişir.
Samîmî ve fedâkâr hizmetlerle Allâh'ın kullarını memnûn etmeye gayretli olurken nefsini değil, Hakk'ı râzı edebilen isimsiz ve gerçek kahramanlara ne mutlu!
http://hakikatyolum.spaces.live.com
  |
|