Terk ettiklerine değdiği için bu yerdesin. Hiçbir şey bedelsiz değil. Bulunamadığın yerlerin güzelliğince pahalı şu anda bulunduğun mekân. Gözlerini bir gündoğumuna kilitlemiş olabilirdin şimdi, ama burada, bu satırlarda dolaşıyorsun. Kaçırdığın gün doğumları kadar eder mi bu kara harflerin tesellisi? Kulaklarında bir çağlayan sesi çoğalıyor olabilirdi ama şimdi beni dinliyorsun. Uzaklarda bıraktığın deniz köpüklerine, kulağını kapattığın kuş cıvıltılarına değer mi bu kuru sözler?
Bedel ödüyorsun. Hem de çok! Terk ettiklerincedir tercih ettiklerinin değeri. Arkada bıraktıkların çoğaldıkça, yanına vardıklarının, önüne aldıklarının bedeli artıyor. Nereye gidiyorsun şimdi? Hangi yolu geride bırakıp hangisine yolcu oluyorsun? Neyi alıp neleri veriyorsun? Neleri arkana attın da, nelerin peşindesin? Tercih ettiklerin terk ettiklerin kadar kıymetli mi? Seçtiklerin geçtiklerinden daha güzel mi?
Yoksa, alışverişte görmüyor musun kendini? Kaçtın mı dükkândan? "Oynamıyorum ben!" mi demelerdesin? Tercihsiz misin? İradeni iptal mi ettin? Hiç seçimsiz mi yaşıyorsun? Öyleyse, kendini sıfırlamayı tercih ettin demektir. Kendini hiç saymaya kalktın demektir. Kendinden geçtin yani. Kendini arkaya attın. Aldığı verdiğinden çok az bir ziyankârsın.
Kaçamazsın işte! Yine seçimdesin. Yine alışveriştesin. Bir şeyleri terk etmeden edemiyorsun. Bir şeyin eksilmesi kaçınılmaz ömrünün cüzdanından. Dünü terk ettin, bugünü tercih ettin. Bugünü harcıyorsun, yarına erişmeyi umuyorsun.
Bir şey almasan da veriyorsun sürekli. Bedeller ödüyorsun. Nefesini tüketiyorsun. Bedenini eskitiyorsun. Ömrünü eksiltiyorsun. Sepetine bir şeyler koymaya yanaşmasan da, varlığından gün düşülüyor sürekli. Kazanmayı/kaybetmeyi dert etmesen de, kaybediyorsun günleri gülleri. "Bana ne!" deme hakkın yok! Hiçbir şey istemesen de, ödüyorsun sürekli. Her an harca(n)maktasın. Işığı kullanıyorsun. Bedenini kullanıyorsun. Göğün altında yer işgal ediyorsun. Sevdiklerinin gönlünde arsa arıyorsun. Gözünü işletiyorsun. Aklını pazara sürüyorsun.
Senin için harcananlara karşılık vermeyeceksen, boşuna yer işgal ediyorsun. Boş yere nefes alıyorsun. İsraf ediyorsun kendini. Saçıp savuruyorsun sana verilenleri. İyice kaybetmeyi tercih ediyorsun. Yitirmeyi seçiyorsun. Anlamsızlığı önceliyorsun. Zararı ziyanı istiyorsun.
Şimdi ne kaldırabilirdi seni yerinden? Hangi şey şimdi ve burada olmandan daha hayatî olurdu senin için? Kim burada şu halde bulunmaktan daha sevimli, daha kârlı, daha tatlı bir hal teklif edebilirdi sana? Arkana bile bakmadan bu odayı, bu bilgisayarı, bu sayfayı, bu koltuğu sana terk ettirecek bir seçenek yok mu sence?
Sen "Allah ve Elçisi'nin çağırdığı yer"den daha güzel bir yer biliyor musun? "Allah ve Elçisi'nin çağırdığı hâl"i arkada bıraktıracak, elinin tersiyle ittirecek, terk ettirecek, unutturacak, göz ardı ettirecek bir hâl var mı acaba? "Orada bulunmaktansa burada bulunmam daha kârlı, daha anlamlı, daha yararlı" diyebileceğin bir yer tarif edebilir misin? Seni senin kadar düşünmeyenlerin çağırdığı yer, sana senin kalbinden de yakın Bir'inin çağırdığı yerden daha kârlı olabilir mi? Senin kalbinin gizli arzularını ve mahrem fısıltılarını hiç duymayan, duysa da önemsemeyen, önemsese de elinden bir şey gelmeyen birilerinin çağırdığı hâl, senin kalbine senden de yakın Bir'inin çağırdığı halden daha sevimli olabilir mi?
Öyleyse, "Ne zaman Allah ve Elçisi [seni] hayat[verecek şeyler]e çağırırsa, hemen git. Bil ki Allah [senin]le kalbi[n] arasına girer." [Bak. Enfal/24] Yani, seni şimdi bulunduğun yeri terk etmeye çağıran Allah [ve O'nun adına Elçisi] sana senin kalbinden daha yakın ve senin kalbine de senden daha yakındır. Sana senin kalbinden daha yakın Bir'inin çağrısı, seni kalbinden uzaklaştıran bütün çağrıları uzakta bırakmaya değmez mi? Senin kalbine senden daha yakın Bir'inin çağrısı, kalbini unutarak/kırarak/küstürerek/ağlatarak gittiğin yerlerin hepsini terk etmeye değmez mi?
Hem zaten, başka yerlere gitsen de fark etmez. Eninde sonunda yine O'na kalacakmışsın. İster istemez "O'nun huzurunda toplanacak"mışız. [Enfal/24]
Bütün odaları terk edeceğin, tüm şehirleri arkada bırakacağın, cümle kıyılardan çekileceğin, bakışların hepsinden vazgeçeceğin, hevâ ve heveslerini yüzüstü bırakacağın bir adresin var mı?
Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı...
Eylül işte; nâm–ı diğer, hüzün...
Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi...
Eylül işte; nâm–ı diğer, pişmanlık...
Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır...
Eylül işte; nâm–ı diğer melal...
Tenha yollar, aşınmış günler, hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar... Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü... Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık... Acıların beyhude, sevinçlerin zavallı, mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti...
Eylül işte; nâm–ı diğer, ölümün rengi...
Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter–kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama...
Niye örtüsüne bürünüp de saklanmak ister ki bir insan? "Yâ eyyühel Müddessir!" hitabını hak eden bir Peygamber özellikle niye resmedilir ki? "Kalk, ey örtüsüne bürünen!" "Kalk da, uyar!" diyor göklü söz vahyin yeni muhatabı Muhammed-i Arabî (sav)'ye. Demek ki, kalkıp da uyarmak ve örtüye bürünüp saklanmak arasında, bir Müddessir diye bileceğimiz ebedî bir söz kadar mesafe var. Peygamber büründüğü örtüsünden çıkmalı, kalkmalı ve uyarmalı. Yerinden kalkamayacak kadar büyük bir ağırlığın altında kalmış bir insan seziyorum bu sözün ardında. Ayrıca, uyarmaya hakkı olduğunu düşünemeyecek kadar mahcup bir hal saklanır örtünün altında.
Bu hali anlamak için azıcık çocukluğumuzun saf örtülerine doğru gitmeli, masanın altına saklanmış korkuyla, mahcubiyetle titreyen bir çocuğun yüreğinin odacıklarına doğru akmalıyız. Ürkmeden, üşenmeden kalbimizi o kalbin içine sarkıtmalıyız.
Neden saklanır çocuk? Utanır da ondan! Utanır çocuk. Utanır çocuklar. Çünkü, hiç beklentisizdirler. Hiç hesapsızdırlar. Bir şeyi hak ettiklerini düşünmezler. "Nasılsa ben kazandım!" edasında olamazlar. Kendilerine verileni sıradan bilmezler. Sonsuz bir minnettarlık göğünde ağırlandıklarını dillendiremeseler de derinden hissederler. Sevinç eşikleri o kadar düşüktür ki, ne taşarsa oradan sınırsız bir tebessüme bürünürler, lekesiz bir mutlulukla gülerler.
İşte kırklı yaşlarında bir insan. Sadece şükür telaşında. Hiç bitmez teşekkürler derdinde. Ayaklarını çekinerek basıyor yere. Gözlerini utanarak gezdiriyor göklerde. Her nefesi eşsiz ve sessiz bir hediye bilerek ağırlıyor göğsünde. Kalbinin kıpırtısının bile kendisine duyurulmamasını sonsuz bir cömertliğin dokunuşu olarak okuyor. Verirken, verdiğini bile unutturacak denli sessizce ve teklifsizce verenden utanıyor o titreyen çocuk kalbi. Yağmur tanelerini misafir ediyor saçlarında, göğsünde. Diyor ki, "Onlar henüz Rabblerine verdikleri sözü unutmadılar!" Yağmur yağmur sevinç olup yağıyor üzerimize. Bir damla bile taşırmaya yetiyor ağzına kadar dolu minnet bardağını.
Sadece minnetini ifadeye ayırıyor vaktini. Tam mesai kullukta. Kulluğun ötesi peygamberlik olabilir mi? O ötesini düşünmüyor minnettarlık duygusunun yamaçlarını canhıraş tırmanmaya çalışırken. Yalnızca şükür kaygısında. Şükrün karşılığı "En Sevgili" olarak el üstünde tutulmak mı? Karşılığını hesap ettirmiyor içine sığdıramadığı sonsuz memnuniyetler.
Çocuklar da öyle değil midir? Büyüklerin alışverişlerindeki karşılıklılık ve dengeyi aramaz onlar. Öğrenememişlerdir bir şeyi hak edeceklerini. Akıllarına getirmezler bir iyiliğin altından kalkabilecek bir karşılıkta bulunabilecekleri.
Ümmî O. Saf bir teşekkür dili. Duru bir şükür ırmağı. "Peygamberlik gelecekse benim gibi şerefli birine gelmeli!" diye bir an bile geçirmiyor içinden. "Bana ‘emin' diyorlar madem, lider ben olmalıyım!" türü hesapların noktasına dokunmuyor aklı.
Akıyor sadece. Aktığını bilmeyen bir ırmak gibi. Çağlıyor sadece. Denize yaklaştığını hesap etmeyen bir çağlayan gibi. Dallanıp budaklanıyor sadece. Güneşe uzandığının farkında olmayan bir ağaç gibi. Büyüyor sadece. Büyüdüğünü bilmeyen bir çocuk gibi. Hacmini artırdıkça, genleşip sınırlarını zorladıkça çeliği bile parçaladığını fark etmeyen su gibi.. Övülmeyi en çok hak ettiği halde, övünmeye vakit ayıramıyor. Övülmeye değer işler yaptığının hesabına koyulmuyor. Övülesi olduğunu bilmiyor. Ümmî kalıyor.
Ümmîdir O. "Peki ya sonra.." demeye fırsat bulamayacak kadar önceliyor minnettarlığını. "Hani ya benim ödülüm!" diyememecesine sevincinin içinde kayboluyor, dilsizleşiyor. Hâliyle, varlığıyla, edasıyla, tavrıyla, duruşuyla, susuşuyla dil oluyor. Keskin bir dil. "Hamd" oluyor baştan ayağa, tepeden tırnağa. Ete kemiğe bürünüyor "hamd"; "Muhammed" diye görünüyor. Öyle ki, Muhammed (sav)'den hamd'i çıkarsan geriye bir şey artmıyor. Hamd olmayan bir hali yok. Varedildi diye utanmadan geçirdiği bir an yok. Kendisine istemeden verildi diye mahcup olmaksızın durduğu bir yer yok.
Elçiliğe lâyık görüldüğü halde, beklemediği bir makama oturtulmuş birinin mahcubiyetiyle çocuklar gibi masa altına saklanıyor. "Örtünüyor." Vahye muhatap olduğunda, Cebrail'le yüzleştiğinde, hiç hak etmediğini düşündüğü ödülün utancıyla yüzünü perde arkasında tutuyor. Utanıyor.
Her birimiz üzerinde titreyen, kılımıza zarar gelsin istemeyen o ana yürekli "ümmi"nin titrek kalbinin nabızlarını göğsümüzde yeniden hissetmek için masa altına saklanan beklentisiz çocuk masumiyetini titreyen kalbimizle keşfetmemiz gerek. Kur'ân'ı güya saygı adına örtüp duvara asıp kendimizden saklamak yerine, "Nasıl oldu da Rabbim beni adam yerine koydu?" şaşkınlığıyla, mahcubiyetiyle "örtünen"lerden olmamız gerek. Kabuk bağlamış duyarsızlığımızın altında kanayıp duran o kutlu sevgilinin utanmasıyla yeniden örtünmeliyiz. Masa altına saklanan çocuklar gibi...
Maverası meçhul karanlık bir kapı istemeden, bilmeden yola çıkanlara.
Koparılmış hayatların acı hikâyeleri ile yargıladığımız ölüm, herşeyden önce ruhun, bir ömrü tükettiği bedene zorunlu ihaneti. Yeryüzünde işlenmiş nice günahın azabına, kazanılmış nice sevabın mükafatına ortak iki parçadan müteşekkil bir bütünün keskin yol ayrımı.
Ölüm, bir yanda mühletli yeryüzü iskânını bir kaderde tükettiği bedenden sıyrılan ruhun, ilâhî mahkeme önünde hesap vermek üzere ebede uzanan kutsal yolculuğu. Diğer yanda arzu, hevâ, ihtiras ve idealleriyle ruhun aleti olan bedenin, birlikte yaşanmış bir hayatın tüm ortak günahlarının adeta tek başına bedelini ödemek üzere tükenmeye mahkumu. Ruhun arşa yükselirken, bedenin toprağın dibine çekilişi resmediliyor ölümle geride kalanların gözünde. Bu yüzden hayattakilerin tüm sadakat, saygı ve vefâ biçimleri, terk edilmişliğin acısını bile taşıyamayacak kadar ruhsuz ve tepkisiz kalmış soğuk bedenlere sunuluyor.
Hüznü mesken tutmuş buz gibi evlere teslim edilen cesetler, geride kalanların dünya iştahını söndürmeye yetemeden karanlığa çekiliyor. Ölüm, ruh-beden ittifakını dünyalıklarda perçinlemiş fânilerin dünyasında yalnızca bir "Fâtihâ" molası olarak kalıyor.
En ıssız yolculuğa ürperti ile uğurlanmış nice azizler, benzersiz dostlar, biricik sevgililer, can yoldaşı hayat arkadaşları adına sitem ediliyor ölümün soğuk yüzüne. Ve ölüm, en ürkütücü mefhum oluyor dirilerin zihninde.
Ruhun ihanetine uğramış bu kanı çekilmiş bedenleri, çağlar boyunca her toplum, her din ve inanış, farklı biçimlerde yolluyor ebedi istirahatgâhına. Zorunlu ve zorlu bu çetin yolculuğa çıkanlara son vefâ sergileniyor cenaze merasimlerinde. Bu vefânın yeryüzü üzerine dikilmiş anıttaşları, gidenlerinse bu dünyadan tamamen silinmemek üzere sipariş ettikleri vasiyetleri oluyor mezarlıklar. Ölen, artık bir taşta müşahhaslaşıyor geride kalanlar için. Ve mezarlar, ölümü ve farklı toplumları anlamak isteyenler için değişik inanç ve düşüncelerin somutlaştığı tarih müzeleri haline geliyor.
Tarih boyunca ölülerini şanına yakışır bir şekilde defnetmek istemiş hep insanoğlu. Dört dikilitaş üzerine yatırılan yassı bir taşla çatılmış taş devrine ait ilk anıtmezarlardan Mısır'ın piramitlerine, İran ve Anadolu'da görülen kaya mezarlarından Roma'daki Hıristiyan katakomplarına, modern çağın mozolelerinden evliya türbelerine kadar yaygın bir coğrafyada çok farklı gerekçelerle hep bir mesaj verilmek istenmiş topluma anıtmezarlarla. Bir yandan ölümle birlikte kaybolmama arzusunu simgelerken anıtmezarlar, bir taraftan da toplumda kurulu düzenin tek bir adamın ölümüyle bozulmayacağını gözlere sokmak maksadıyla yükseltilmiş.
Kitâbî dinler, felfesî bir anlam yüklemişler ölüme. Yahudiler, ruh tarafından terkedilmiş bedeni "kirli" bir et yığınından ibaret görürken, ölünün derhal yaşam alanından uzak bir yerde gömülmesine ve yaşayanlara bu kirin bulaşmasını engellemeye odaklanmışlar. Bedenin dünyada işlediklerinin bedelini ruhun ödeyeceğine inanmış; geride kalanların mevtâ için yapacağı dua ve hayırların, ruhun günahlarına kefaret olacağına iman etmişler.
Hristiyanlıkta ise ölüme, Adem ile Havva'nın işlediği ve bu yüzden tüm nesillerin daha doğdukları anda sırtlarına yüklenen ilk günahın bir kefareti olarak bakılmış; kabir de bu günahın bedeli addedilmiş. Yahudiliğin aksine, mezarda çürüyen bedene yüklenen günahlarla kısmen arınmış olan ruhun, yeni bir yüceltilmiş beden ile Tanrı'ya ulaşacağına hükmedilmiş.
Tabii olarak İslâm toplumları da kendilerince bazı mesajlar iletmek istemişler mezar taşlarıyla. Hz. Peygamber'in, tanınması için Osman b. Maz'ûn'un kabrinin başına diktiği taş referans olmuş müminlere. Onun vefatından sonra da bazı sahâbî ve tabiîn mezarlarının üzerine kubbe denen çadırlar kurulmuş. İlk dönem sade Arap kültürünün İran, Mısır ve Anadolu'da karşılaştığı geleneklerle bütünleşmesi sonucunda ortaya çıkan İslâm kültürü, kendini mezar kültüründe de göstermiş. Önde gelen savaşçılarının mezar taşları üzerine, ölenin katıldığı savaşlarda öldürdüğü düşmanları resmeden Türkler'in İslâm'ı kabulü ile, İslâm dairesi içerisinde ölüm ve ahirete dair sembolik yaklaşımlarda önemli bir genişleme görülmüş. Özellikle Osmanlı döneminde bir sanat kolu olan mezar taşı oymacılığı, sadece Osmanlı'nın ahirete intikal edenlere gösterdikleri dinî saygıyı değil, aynı zamanda memâtın meslek sınıfları, toplumsal konumu, cinsiyeti, tarikatı, hayatta iken tesis ettiği kimi hayrat ve hasenatı yansıtacak ölçüde çeşitli mesaj ve sembolleri de içeren bir derinliğe ulaşmış.
Ölüm.
Mutlak bir hakikat.
İnsan hayatının en zorlu sınavı olmalı Azrail'e eşlik etme tecrübesi. Şerefli ve pak ruhunu Ebedî Sevgili'ye sunmak üzere Azrail'in izinle huzuruna girdiği Nebî için bile.
İnsanın Azrail ile buluşmadan kendini fethi, ölüm. "Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz," niyazına muhtaç diriler ve tüm ölüler için;
Tüm zamanların en unutulmaz yarışı ama izleyicisi yok. İki yarışmacıdan genç olanı bir çizgi çekiyor yere; bir başlangıç çizgisi. Oradan koşmaya başlayacaklar. Gömleğini beline bağlıyor iyice. Tuhaf bir yarış, yenilse üzülmeyecek. Sevgiyle bakıyor rakibine. O teklif etti yarışmayı. Düşünebiliyor musunuz, O! Bir kelimesiyle binlerce insanı peşinden sürükleyen, bir işaretiyle ayı ikiye bölen O! Hem de Bedir yolunda. Diğer ucunda tüm zamanların en önemli savaşının kendilerini beklediği o yolda gülümseyerek sordu:
- Âişe seninle yarış yapalım mı?
- Yapalım, ey Allah'ın Rasulü!
Yarışın başlaması için göz göze gelmeleri yetiyor. Hz. Peygamber ve sevgili eşi koşmaya başlıyorlar. O anda orada olmasalar da, milyonlarca izleyici, Hz. Âişe'nin kelimeleriyle şahit oluyor bu sevimli yarışa. İnsan Peygamber'in Bedir Savaşı'na giderken açtığı bu sevgi sayfasını hayranlıkla seyrediyorlar. Yarışı O kazanıyor. O, yani Peygamber. Yarışı kaybedeninse üzüntüsü değil, sevinci okunuyor yüzünden, "Bu Zulmecaz'daki koşunun rövanşıydı!" derken Nebî. Bu söz Hz. Âişe'yi yıllar öncesine götürüyor. Daha küçücükken babası Ebu Bekir'in yanında kazandığı o latif yarışa.
Kaderi onu büyük bir sorumluluğa hazırlıyor. Son Peygamber'in hafızası olmaya. Taze bir kil tablet gibi O'ndan gelecek esintileri bile kaydedecek çok genç bir hafızaya ihtiyaç var çünkü; O'na âit her ayrıntıyı gelecek zamanlara taşıyacak bir hafıza. Gece, gündüz yanında olması gerekiyor bu yüzden; evde, yolculukta, savaşta ve barışta. Eşi olması gerekiyor, tek genç kız hayatındaki. Dokuz yıl süren evliliği boyunca öğrendiği her şeyi, O'nun vefatından sonra kırk yedi yıl anlatması gerekiyor. Dokuz yıl hem odasından, hem odasında dinliyor Son Peygamber'i. Odasının duvarı Mescid-i Nebevî'ye bitişik Hz. Âişe'nin. O'nun ashabına söylediği her sözü duyuyor ve odasına geldiğinde soruyor anlamadıklarını. Bir gün Allah'ın Sevgilisi ashabına, "Her kim Allah'la buluşmayı severse Allah da onunla buluşmayı sever. Ve her kim Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez."demiş ve Hz.Âişe'nin, "İçimizde ölümü isteyen yoktur" yakınmasını bir anahtara dönüştürerek açmıştı manayı: "Bir mümin; Allah'ın rahmeti, rızası ve cenneti dile getirildiğinde Allah'la buluşmaya bir özlem hisseder ve yüce Allah tarafından aynı özlemle karşılanır. Fakat bir kâfir; Allah'ın azabını, gazabını duyduğu zaman Allah'a kavuşacağı günden hoşlanmaz ve Cenâb-ı Hak tarafından da aynı hoşnutsuzlukla karşılanır." Bir başka gün "İnsanlar kıyamet günü çırılçıplak kalacaklar" sözüne hayret ederek, "Nasıl olur? bunlar birbirlerini görmeyecekler mi?" diye Hz. Peygamber'e sormuş, "Öyle dehşetli bir gündür ki kıyamet, kimsenin kimseden haberi olmaz!" cevabını almıştı.
Hep yanındaydı sevdiğinin. Bedir'de zaferin, Uhud'da hüznün nasıl yansıdığını görmüştü Peygamber çehresine. Sırtında su taşırken, yaralılara bakarken müminlerin annesi, Mescid-i Nebevî'de mızraklarıyla savaş oyunları sergileyen Habeşliler'i O'nun omzuna dayanarak seyrederken Sevgili'nin sevgilisiydi. Hz. Ali, "Rasulullah'ın Sevgilisi" diyordu ona bir hadis rivayetinde. Tâbiîn'den Mesruk, "Allah'ın Sevgilisi'nin Sevgilisi" diye anıyordu onu. Hz. Peygamber, dünyada en çok kimi sevdiği sorulduğunda, "Âişe" diye cevaplıyor, eşlerinden sadece onun yanındayken vahiy geldiğini söyleyerek makamına işaret ediyordu. Hz. Âişe yalnız bilgisi, zekâsı, kavrayışı ve hitabetiyle değil, ibadetleriyle de hak ediyordu bu sevgiyi; gündüzlerini oruçlu geçiriyor, gecenin en koyu anlarını namazla aydınlatıyordu. Tevazusu, kanaatkârlığı ve cömertliğiyle Ebu Bekir'in kızı, gıybetten kaçınması, yoksulları himayesi ve vakarıyla Hz. Peygamber'in eşiydi. Tek bir kusuru vardı, kıskançlık! Çok seviyordu Hz. Peygamber'i ve çok kıskanıyordu. Ancak bu yangını kontrol altına alabilecek bir erdeme ve dirayete sahipti o. Hz. Peygamberin diğer eşlerinin faziletlerine dair hadisleri rivayet etmekte tereddüt etmiyor, Hz.Ali, Hz. Fâtıma ve diğer sahabilerin erdemlerini ilan eden onlarca nebevî belge bırakıyordu gelecek zamanlara.
Ve güvenilir Muhammed (sav)'in sonsuz güveni "sırdaş" yapmıştı onu Nebî'yle. Tarihin dönüm noktalarından "Mekke'nin fethi" bir sır olarak sadece ona açılmış, hazırlıkların fetih için olduğu yalnız ona fısıldanmıştı. Hz. Peygambere olan düşmanlıklarını gizleyen münafıklar işte bu sonsuz güvene nişan almışlardı Son Peygamber'i sarsmak ve gözden düşürmek için. Bir savaş dönüşünde kaybedilen gerdanlık iftira çamuruna batırılarak sahibine iade edilmiş, bütün zamanların en tehlikeli münafığı Abdullah b. Übey b. Selûl, Müminlerin Annesi'nin üzerine sözlerin en yalanı olan zannın kara şalını atmıştı. Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir içlerinde en küçük bir şüphe olmasa da bu çirkin dedikodulardan müteessir olmuşlar, bir tesadüf eseri iftiradan haberdar olan annemiz üzüntüsünden yataklara düşmüştü. Sonunda Hz. Peygamberin "Humeyra"sı, "Âiş"i, "Âişecik"i baba evine gitmek için Efendisinden izin istemiş, yedi kat semadan beraati gelene kadar gözyaşı dökmüştü orada.
Nur Sûresi'nin on âyeti sadece Hz. Âişe'ye değil, gelecek zamanların iftira mağdurlarına da bir şifa olarak inmiş, Yüce Allah, "Erkek ve kadın müminlerin, bu iftirayı işittiklerinde kendi vicdanları ile hüsnü zanda bulunup da, ‘Bu apaçık bir iftiradır.'demeleri gerekmez miydi?(Bu iddiayı ortaya atanların)da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki şahitler getirip ispat edemediler, öyle ise onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir!" (Nûr,12-13) buyurarak insan onuruyla oynayanları azabıyla tehdit etmişti. Böylesi bir suçlamaya dayanak olacak bilgiyi zanların ve şüphelerin kıyıcı zehrinden kurtaran bu âyetler, dört muhkem şahit olmaksızın insanların iffetleri hakkında ileri geri konuşmayı yasaklamış, bu meselenin önemini ve tehlikesini, "Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük suçtur," (Nûr,15) İlâhî buyruğuyla vurgulamıştı.
Sevinç geri almıştı hüznün zapt ettiği kaleleri. Hz. Âişe evine, Efendimizin tebessümü yüzüne geri dönmüş, annemiz ardı arkası kesilmeyen sorularıyla yeniden gülümsetmeye başlatmıştı hayat arkadaşını. Ta ki o soruyu sorana kadar. Hiç uyumadan ibadetle geçirdiği bir gecenin sabahında, "Ya Rasululah! Geçmiş ve gelecek bütün günahların bağışlandığı halde mübarek vücuduna neden bu kadar eziyet ediyorsun?" deyivermiş, Kâinatın Efendisinin gözlerini yaşla dolduran bu soru, yüzyılları sarsacak bir başka soruyla cevaplanmıştı: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" Ve şükürle geçen bir ömür sonunda mübarek başını Hz. Âişe'nin kucağına koymuştu Allah'ın sevgilisi. Yarışta yine öne geçmiş, sevgilisinin merhamet ve yaş dolu gözlerinin serinliğinde çıkmıştı âhiret yolculuğuna...
Susmak… Gözyaşlarının kelimelerin manalarını yıkadığı bir saatte susmak Yürek sevdasının yangınıyla yanmayan bir gönüle sevdayı anlatmadan susmak… Gidişlerin hicranına bürünmüş bir sabahın ufkunda Elvedaları dilimizden düşürmemek adına susmak… Garipliğin sancısının simanda çizildiği bir vakitte susmak… Ah ve ofların bahçesinde boy verdiği sitemkâr hanenin önünden geçerken susmak… Bakışların manidarlığından sıyrıldığı bir vakitte susmak… Gönül kapılarının yüzüne kapandığı ve ikindinin hüznünü yürekte hissettiğinde susmak… Gecenin karanlıklar Ummanlarında alabora olduğunda, Yunus’a seslenen Rahmani sesi kulaklarında ağırlamak adına susmak… Musa’nın Tur-u Sina’daki duasına yürekler çatlatırcasına amin deyip susmak… Yusuf’un nefsinin karayeline kapılmadığı ve edep meltemiyle arındığı bir vakitte susmak Yakup’un gözler dağlayan hicranına teselli olacak kelimelerinde, Yusuf’un kanlı gömleğiyle paramparça olduğu zamanda susmak…
Susmak… Sevgiliye meftun bulutun sevdası karşısında susmak… Gafletin elinden Nur_u Dilaranın cemaline savrulan taşların mahcubiyetiyle susmak… Hicretle ayrılığa mahkum edilen Mekke’nin hicranına bürünerek susmak… En şerefli ağaç olarak bilinen hutbelerin yoldaşının ardın sıra özlemden kuruduğu anda susmak Ebu Bekir’in babasını can dostta feda ettiği yarenliğin en yüce mertebesinde, Ömer’in sevdasına bürünüp, adaletiyle gönülleri fethettiği, bir vakitte Osman’ın edebiyle melekleri bile hayran bıraktığı Ali’nin bedeninin küçüklüğüne aldırmadığı, yüreğinin büyüklüğüyle ölüme meydan okuduğu bir vakitte susmak… Ensar ve Muhacirin gönüllerindeki muhabbetti simalarındaki akse yansıdığı bir anda susmak… Bilal-i Habeşi’nin ALLAH BİRDİR sözüne mazhar olduğun saniyede susmak… Ve Sevgilinin ikliminde dolaşan tüm varlıkların dili kelamından dökülenleri duyduğun anda susmak… Dildeki savunmaların anlamlarını yitirdiği, uvuzların bir bir dile geldiği bir vakitte susmak… Dünyalık kelamların varlığının hiçliğe sürüklediği bir gecede susmak… Söylenmemiş cümlelerin dahi tek ve yegane dinleyicisi olan HAKK’ın huzurunda susmak… İhlası derinliklerinde saklayan yüreğin konuştuğu bir vakitte Günahkar bir dilin haykırışına prangalar vurup susmak… Dünya rıhtımından, ukba okyanusuna ....
“Dostluk güzel huyun meyvesidir. Ayrılık ise kötü huyun neticesidir.
Allah için sevmek ve din uğrunda kardeş olmak,
Allah’a yakınlığın en faziletlisi ve ibadetlerin en güzelidir.”
İçimde sıcaklığını hissettim ilk önce....bakışlarım değişti gizlice....aradığımı bulmuşluğun bir sevinci vardı yüreğimde...ama bulmuşlumuğun kaybetme korkusuda yakar kavurur beni derinlerde... Güller bahçesinin efendisiydin sen....bense o bahçede bir toprak zerresi olmak için bile nelerimi vermezdimki....ömürle r yaşandı dizinin ucunda...bizse ayrılığı yaşıyoruz sensiz uzaklarda....yanıyor içimiz...rüyalarda bi çare seni arıyor gözlerimiz.....hasret e el sallayan bir çocuk misali ürkektir yüreğimiz....olmaz yapamaz aşıklar sensiz....ne olur yalnızlığımızda boğulurken bir el uzansın yüreğimize...alsın bizi buralardan.....asrın bu en bunalımlı zamanında silsin gözyaşımızı sevdana sevdamızı ulaştıran melekler.....çare olsun dertlerimize "sen"in kokunu taşıyan güller.... sensiz güneşlere sabahladık hep.....güneş hasret oldu yaktı bizi....mutlu olduğumuzu sanarken ayrılığın hüzün mevsimlerine savurdu bizi....şimdi ise yaşıyoruz yalanlarla birlikte...gerçeği unutmuş ve solmuş bir şekilde...oysa ismin geçtimi gönüllerimizde bir düğüm işlemeydi sözlerimize..kelimele r çıkamamalıydı dilimizden...öyle içten yutkunmalıydıkki gözlerimiz dolmalıydı...bir damlada olsa sevdana dair yaş akmalıydı ravzana doğru..... bilirmisin sevgili bi yanım hep yetimdir ardında....kimse anlamaz ve bilmez o yetim yanımı...bir bebek masumluğunda bekliyorum gelip yetim yanımı okşamanı....gözlerimi yollarında bıraktım ben sevgili..yüreğimi duanda bıraktım...gözyaşları mı biriktirdim sermayem olarak...ardından güllerin resmini çizdim yüreğine dermek için....kendime acıları seçtim seni en iyi anlamak için... bilirmisin sevgili sen olunca yolun sonunda acılar bile tebessüm verir insana..yeterki sen ol...dikenler gül kokusu salar yüreğime...yeterki sen ol ateşler serinlik verir hasretine...yeter ki sen ol ölüm cennet gelir gözlerime.... çöl yollarında sana gelmek istiyorum veysel karani misali....ama bulamamaktan korkuyorum seni....karanlık gecelerime sevdanla ışık tutuyorum....her bir yıldızda sana varacak günlerimi sayıyorum....ama yine bir anda bükülür boynum...günahlarım dağ kadar acaba varacakmı sana sonum...bir çaresizliğin ifadesi olarak kalkar ellerim semaya doğru...
VE bu dualar çare sunar dertlerime...titrer sesim tercüman olamaz yüreğime....gözlerim dalar gider "SEN"li mevsimlere.....izler yüreğim sessizlerde sensizliği...ve haykırır sevdam gecelerde bulur kimsesizliği....Medin ende yanan ışık...ve yüreğime hasret sunan MESCİD-İ NEBEVİN.....sabah ezanında BİLAL-İ HABEŞİNİN sesi....VE bir aşık sararken seni yüreğine yüreğimde yankılanır nefesi......Sensiz günlerimizin yok ve olamazdı neşesi....Bir gül koklasam haber verir sensizliği hasret koklatır yüreğime...Bir volkan olsam olurmu ateşinle yandığımın göstergesi.... Güller bahçesinin en güzel gülü sen..AŞIKLAR DİYARININ en yücesi sen....Alemin yaratılış sebebi sen...Gönlüme hasretle sevdanı yaşatan sen...gecelerde gözleri yaşartan sen....Bir umut olup tutup elimizden yarınlara kaldıran sen....duana mahşere saklayan sen...ÜMMETİM deyip gecelerce ağlayan sen....Açlıktan göğsüne taş bağlayan sen...Hasırlarda sabahlayan sen...Rabbe en güzel dönüş sen....Son nefesinde dahi ümmetim diyen sen....Sevdamın adı SEN ,gözlerimin hep aradığı SEN ,bülbüllerin feryadı SEN,Gecelerin sabahı sen...Gönüllerin refahı sen....VE ÖLÜMÜN ARDINDA SAKLANAN EN GİZLİ SIR SEN..... Öğrendim dertlerde cennet bulmayı senle....Öğrendim acılara tebessümü senle...VE öğrendim ölümle dirilmeyi....
GÜNAHIM ÇOK....
GELEMEM KAPINA BİLİYORUM....
AMA YOK Kİ BAŞKA KAPI...
SENDEN SADECE BİR UMUT DİLENİYORUM...
EN SEVGİLİNE AYRI KOYMA YOLUMU...
BU HİCRANI YAŞATMA BANA....
NE KADAR ÇOK OLSADA
GÜNAHIM RAHMETİNLE
EN SEVGİLİYİ GÖSTER BANA...
NE OLUR RABBİM GECELERDE,
SEHERLERDE GÖZ YAŞI DÖKEN AŞIKLAR
HÜRMETİNE ONUN AŞKINDAN
KATRELER SUN YÜREĞİME...
BU YOLDA GELCEK CEFAYI SEFA BİLDİR HİSLERİME....
EY RABBİM
GÖZLERİME RAHMET YAŞLARINI NASİP ET...
VE VE EN SEVGİLİNİN YÜREĞİNDE
SES BULMAYI NASİP ET
ALLAHIM NE OLUR NE OLUR....
SEN OLMAYINCA GÜLLERDE ACIYI KOKLUYORUM.... VE VE BİLİRMİSİN EYSEVGİLİ ,,