kardelen's profileஐ Kardelene Hoşgeldiniz ...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
November 27 DOST CEMALİ ARKADAŞIMA SAYGILARIMLA(TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM)
KARDELEN Kış ayları gelip yağarsa karlar, Açılır dağlarda garip kardelen. Rüzgarlar değsede etmezki zarlar, Dehası çağlarda garip kardelen.
Elim ermez varı seni dermeye, Leylanın yoluna güller sermeye. Ezeli razıyım canım vermeye, Ne diye ağlarda garip kardelen.
Dostcemali hasretinle öldürme, Düşmanımız çoktur bize güldürme. Solup gitsende ele bildirme, Gül açmış bağlarda garip kardelen.
27/09/2000 DOSTCEMALİ. November 26 PEYGAMBER EFENDİMİZ(S.A.V.) BUYURUYOR Kİ !
November 24 ALLAH (C.C.) SABREDENLERLE BERABERDİRHz İsa YA SABIR " Öyle zor bir zaman içinde Bir ağır kelime bende Girmedi mühürlü kalbe Bana Nuh’ un sabrı düştü Anlatamadım kimseye Bugün bana sabır düştü." Genç adamın radyosundan bu sözler dökülürken sigarasından derin bir nefes çekti. Kalktı radyosunun sesini biraz daha açtı. Sanki tüm apartmanın, sokağın, hatta şehrin bu sözleri duymasını istiyordu. Radyodaki sunucu: ALLAH (c.c) Bakara suresi 155 ve 156. ayeti kerimelerde: "Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, birazda mallardan, canlardan ve mahsullerden imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele. Ki onlara musibet geldiği zaman; Biz ALLAH içiniz ve yine ona döneceğiz, derler." Korku mu kaldı, mal mı kaldı, açlık mı kaldı? Diye söylendi kendi kendine. Beyni bir yıl önceki anılarını -belki de kabuslarını- hatırlamaya itiyordu onu. Delikanlı 28 yaşındaydı. O zamanlar dünyadayken cenneti yaşıyordu. Dünyalar güzeli bir hanımı ve canı gibi sevdiği bir oğlu vardı. Ailem için dünyayı yıkarım diyordu. İyi bir işi vardı. Ve tüm zamanını, ailesini ölene kadar rahat ettirebilecek parayı kazanmak için işine ayırıyordu. İyi de kazanıyordu. Dünya yıkılsa umurunda değildi. Yeter ki onlara bir şey olmasındı. Tüm gayreti dünyalık işler üstüneydi. Uhrevî hiçbir olayla iştigal etmezdi. Bir gün Ramazan ayında bir arkadaşının yoğun ısrarı sonucunda Cuma namazına gitmişti. Hutbedeki Hoca: " Oruç tutun ki açların ya da evlerine ekmek götüremeyenlerin hallerinden anlayabilesiniz." demişti. Hoca böyle demişti demesine de delikanlının başına hiç aç kalmak gibi bir olay gelmediği için "Hadi canım sende" demişti kendi kendine. Bu hal tâ ki bir adamla tanışana kadar devam etmişti. Adam onu çeşitli hilelerle kandırmış ve delikanlının üzerine titrediği başta evi ve arabası olmak üzere tüm malını mülkünü elinden almış onu perişan bir vaziyette bırakmıştı. O adama karşı tam 14 tane dava açmıştı. Bu davaların 13 tanesini kaybetmiş 14. dava ise halen devam ediyordu. Delikanlının unuttuğu bir şey vardı: " Bu ülkede parası olanlar iş yaptırıyordu." Ve iyi hatırladığı bir şey daha vardı:" Delikanlının hiç parası yoktu." Günübirlik kazanıyor, ailesiyle birlikte bin bir zorluk içinde, güç şartlarda yaşıyordu. Bir yılda tam iki kat yaşlanmış, tüm umutsuz insanların yaptığı gibi ALLAH’ a biraz daha yaklaşmıştı. Ama bu yaklaşma basit bir yaklaşma değildi. Bu yaklaşma radyodaki sunucunun da dediği gibi " Biz ALLAH’ tan geldik ve O’ na döneceğiz." Ayetini tam anlayan ve uygulayan bir yaklaşmaydı. Önceleri ne kadar da yobazca bir düşünce dediği düşüncelerin aslında hayatın bir gerçeği olduğunu şimdi daha iyi kavrıyordu. Belki diyordu, arkadaşlarımı iyi seçebilseydim doğru yola daha önce ulaşırdım. Hepsi dünya için çalışıyordu. Ah! Dedi. Neden bunları bana daha önce anlatan olmadı. Şimdi biliyordu ki "ALLAH sabredenlerle beraberdir ve ALLAH kendisine güvenenlerin güvenini boş çıkarmaz." Ya sabır!.. Delikanlı bu düşünceler içindeyken radyodan yükselen: " Sabır gülleri filizlendi, gönüller vuruldu zalimce" sesleriyle kendine geldi. Bu programı her zaman takip etmeliyim kendimden bir şeyler buluyorum, dedi. Hanımına :"Ayşe, çay koysan da içsek olmaz mı? diye seslendi." Hanımının ismini söyleyince birden aklına "Gönülleri zalimce vurulduğu halde sabredenler" geldi. Ne de çok örnek vardı hafızasında... "Başörtülerinden dolayı okula alınmayan genç kızlar ya da dini vecibelerini yerine getirdiği için önce fişlenen sonra görevlerine son verilen memurlar, subaylar, basiretsiz yöneticiler sonucu bir gecede yüzde altmış fakirleşen insanlar..." Ya sabır!.. Tüm bu insanlar haklarını başvurabildikleri tüm hukuki yollardan arıyor gerisini ALLAH’a havale ediyorlardı. Kimilerine göre bu bir çaresizlik olabilirdi. Ancak delikanlıya göre öyle değildi. Bu Yüceler Yücesine duyulan bir güvendi. Ne yapabilirlerdi ki? Ne yapabilirdi ki? Hakkını arayıp gerisi âlemlerin yaratıcısına bırakmaktan başka? Kalksa o adamı vursa mıydı yani? Artık bu dünyanın imtihan yeri olduğunu, belâ ve musibetlerin insanları sınamak için ALLAH’ tan geldiğini biliyordu. Dün akşamki dost sohbetinde anlatılan olayı hatırladı.Hudeybiye antlaşmasından sonra malum olan maddeden dolayı Mekkelilerden biri Müslüman olup Medine’ ye gelirse geri gönderilecekti. İşte geri gönderilenlerden birisi de Ebû Cendel idi. Anlaşmanın imzalandığı sırada Ebû Cendel ayağındaki zincirleri sürükleyerek Resûl-i Ekrem’ in yanına gelmişti. Çünkü babası Ebû Cendeli Müslüman olduğu için işkencelere tabi tutmuş, en sonunda kaçmasın diye ayağından zincire vurmuştu. Babasının Mekke’de olmadığı bir zamanda kaçıp kurtulmuş ve Medine’ye sığınmıştı. Ancak ALLAH Resulü anlaşma gereği Ebû Cendel’i, bu gerçek esaret zincirlerini kırarak Müslüman olan gencecik fidanı, babasına teslim etmek zorunda kalmıştı. Ebû Cendel babası tarafından götürülürken : - "Ey ALLAH’ın Resûlü! Ey Müslümanlar! Ben Müslüman olup yanınıza geldim. Beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere teslim ediyorsunuz, bana neler yaptıklarını görmüyor musunuz?" diye feryat ederken ALLAH Resûlü onu şöyle teselli etmişti: - "Ey Ebû Cendel! Biz onlarla anlaşma yaptık. Kendilerine ALLAH adına söz verdik. Verdiğimiz sözden dönmek bize yakışmaz. Sabret! ALLAH senin ve senin gibiler hakkında bir çıkış yolu gösterecektir." Ya sabır!.. Gerçekten de öyle olmuştu sabır gülleri filizlemiş ve binlerce taze tomurcuk vermiş, Müslümanların gönüllerini ferahlatan nice başarılar gelmiş, nice gönüller ve ülkeler fethedilmişti. Sonra Yasir ailesine Peygamberler sultanının söylediği söz geldi aklına: "Ey Yasir ailesi! Sabredin! Çünkü gideceğiniz yer cennettir!" Hafızanı her yoklayışında aklına yeni bir olay geliyordu. Hanımının demlediği çayı getirmesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Şekerini attı, karıştırdı. Daha bir yudum içmişti ki telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdı. Karşısında ki: - Ahmet bey, ben avukatınız Necati, - Merhaba Necati bey, - Müjdemi isterim Ahmet bey, sonunda davayı kazandık. Tüm malınınız mülkünüz size iade edilecek. - ..... - Ahmet bey orda mısınız? - Te... Teşekkür ederim, dedi ve ahize yerine koydu. Önce şükür secdesi yaptı, sonra ağlamaya başladı. Şükürler olsun ALLAHım sana... Hanımı geldi yanına o da ağlamaya başladı. Bu arada radyodaki sunucunun dediklerini hayal meyal duyuyorlardı : "ALLAH sabredenlerle beraberdir." Hz İsa AS birgün bahçe sulayan bir delikanlı ile karşılaştı, delikanlı Hz İsa’ya AS ![]() November 22 EY FANİ NEFİS
BACIMIN BAŞ ÖRTÜSÜ GÜL KOKAR
Bacılarımızla uğraşanların kalpleri örtülü,bacılarımız ise başları örtülü Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır...Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır... Tohumu eken bilir, Göz yaşın döken bilir, Gül kadrin diken değil, çileyi çeken bilir, Ve ey gözyaşım, Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git,geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git,bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git.Pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git... Ve ağlamaktan korkma gözüm!..Ağla ki kirlenmiş olan vicdanın gözyaşınla yıkansın.... Ağlamak hassas ruhların ferahlama gayreti ve vicdan da yanan ateşi göz yaşlarıyla söndürme hamlesidir. MADEM Ki GöZYAşI BiR KUTLU DEMDiR...AğLAMAYI BiLEN GöZLER içiN O BiR ERDEMDiR.. Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler Fazilettir,diyettir.Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır. şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan.En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur. BENiM DAVAM BEşERi DEğiLKi üMüDiM KIRILGAN OLSUN Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzelinden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın Hep sen vardın... Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir. Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangin olur. Güzel gören güzel düşünür.Güzel düşünende hayatından lezzet alır... November 21 SECCADENİN FERYADI< ![]() Seccadenin Feryadı Uyku;bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene. Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır… Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu. Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi. Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle -İnleyen sen miydin? -Evet dedi seccade -Niçin ağlıyorsun? Seccade yine içe işleyen bir sesle: - Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok! - Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam. Seccade: - Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir. - Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye - Ağlarım çünkü Allah’ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın. -Beni rahat bırak deyip döndü adam. Seccade devam etti. - Ey Allah’ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan Allah’ın çağrısına neden icabet etmezsin!!! Adam iyice sıkılarak: -Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini. - Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu. - Demek ki sen dünyaya ahiretten daha çok önem veriyorsun. Adam iyice öfkelendi: -Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı. Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ; -Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu Peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. “Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek”, “ Ve yine O güzel insan “Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı) kılarsa cennete gider.” Ve nihayet “Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi…” Bunun üzerine adam yatağından doğrulup; -Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi.. Seccade: -Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.-Yarın inş , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam. Seccade son bir ümitle ; -Kişi Salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir. Sorun uyumaksa, kabir de uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle Ey Allah’ın Kulu! Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti. Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu. -Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!! Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip atar, farkında olmadan. VE KİM BİLİR BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR BU YAZIYI OKUYAN TEVAZÜ OLUN![]() "İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz" November 19 MUSA(a.s.)'IN ŞEYTANLA OLAN HİKAYESİ< ![]() Musa (a.s.)'ın Şeytanla Olan Hikâyesi Bir Rivayet'de İblis Musa (a.s.) mülâki oldu ve: HİLYE-İ ŞERİF< ![]()
TAKDİRDEN ÖTESİ YOK, NASİPTEN ÖTESİ YOK
< TAKDİRDEN ÖTESİ YOK... Gencin birisi Kâbe'de hep,
November 18 NASİHATLAR![]()
PEYGAMBER EFENDİMİZDEN NASİHAT Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Zerr hazretleri bir gün Peygamber Efendimize: “Bana tavsiyede bulun yâ Rasûlallah” diye ricâda bulununca Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Zerr’e şu nasîhatlerde bulundu: November 17 NİMETLERİN FARKINA VARMAK![]() İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise bars hastalığı olduğu anlaşılıyordu. November 15 ŞAMDAN GELEN YAHUDİŞam'dan gelen yahudi İbn Abbas (r.a.) şöyle anlattı: BUGÜN ALLAH İÇİN NE YAPTIK ?![]() Peygamberimiz(sallallahü aleyi ve sellem),ibadetlerin efdali,müslümanları müslüman oldukları için sevmek,kafirleri kafir oldukları için sevmemektir,buyurdu. ALLAH TEALA,Musa aleyhisselama,(Benim için ne işledin?) diye sorduğunda (Ya Rabbi,Senin için namaz kıldım,oruç tuttum,zekat verdim,ismini çok zikrettim) deyince (Ya Musa!Namazların sana burhandır,oruçların Cehennemden siperdir,zekat kıyamet gününün sıcaklığından koruyan gölgedir,ismimi söylemen de,kabr ve kıyamet karanlığında seni aydınlatan nurdur. benim için ne yaptın?)buyurduğunda,Musa aleyhisselam,(Ya Rabbi,senin için olan ameli bana bildir!) diye yalvardı.CENAB-I HAK,(Ya Musa,dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarımı benim için düşmanlık ettin mi?)diye buyurdu. ALLAH da bizi dostlarından ayırmaz İNŞALLAH... BİZLER BUGÜN ALLAH İCİN NE YAPTIK November 13 TEFEKKÜR EDİNİZYüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor. Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.) Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.) Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır. Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya) Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır. Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye) KİMSEYE KALMADI
ŞEYTANIN HİLELERİ
November 11 AYVA YPRAĞI
AYVA YAPRAĞI
Bir cami avlusunda rastlamıştım ona.
Köşede bir bankta oturuyordu. Dalgın, yere konan kuşları izliyordu. Esmer, uzun boylu, zayıftı. Yüzü solgun. Karnı aç gibiydi, öyle düşündüm.
Yaklaştığımı görünce toparlandı. Selam verdim, aleykümselam dedi. Yanına oturdum. Uzun zamandır tanışıyoruz gibi baktık birbirimize. Konuştuk, konuştuk...
Böyle kendi halinde, yüzüne kim bilir hangi yaşanmışların gölgesi düşmüş insanlar beni niye cezbeder, bilmiyorum. Bir saat konuştuk, belki iki saat. Kalktık. Birlikte amaçsızca yürürken, önünden geçtiğimiz börekçinin ca-mekânına takıldı gözüm. Kolundan hafifçe tuttum. Hadi girelim, dedim.
Okumak için gelmiş Azeri bir gençti. İyi bir okulu vardı. Zeki biriydi, bunu belli ediyordu. Geldiği ilk ay
Kurtuluş Parkı’nda yatıp kalkmış. Bu sefalet ve yalnızlık derinleştirmiş onu. İbadet etmeye başlamış. Bir gün küçük bir mahalle camisine namaza gidince cemaat onu sahiplenmiş. Yatıp kalkabileceği bir yer vermişler. Çok sevinmiş, şükretmiş. Ama yine de bir başına, beş parasız çok günler geçirmiş. Şimdi de durumu üç aşağı beş yukarı aynı imiş. Fakat hiç şikayetçi gözükmüyordu. Bütün bunları göze alarak yola çıktığından belki. Sabır kelimesini ne çok kullanıyordu.
Ayrıldık. Eve doğru giderken, bir daha karşılaşır mıyız diye düşünmüştüm. Boşuna endişelenmişim. Sonraları, ilk kez rastlaştığımız o cami avlusunda sık sık görüşür olduk.
Bir beklentisi olmamasına rağmen bana değer verdiğini hissediyordum. Bu yüzden arada bir kaldığı yere de uğramaya başladım. Bazen, hiç umulmadık anlarda karşılaştığımız da oluyordu. Özellikle metro treninde. Sessiz, başını cama yaslamış, elleri kenetli, gözleri yere çakılı... Muhtemelen açlıktan bitkin, solgun...
Azeri arkadaşın sıkıntılarına bir çözüm bulamamak beni üzüyordu. Ama elimden ne gelirdi ki?
Gel zaman, git zaman yollarımız ayrıldı. Ben artık İstanbul’daydım. O ise Ankara’da, düşe kalka yoluna devam ediyordu. Ankara’ya gittikçe ona uğruyordum, görüşüyorduk.
Yine bir gidişimde, bir otele yerleştiğini söyledi, çok sevindim. Okuldan arta kalan zamanlarında otelde çalışıyor, sıcak yemeğe, az da olsa paraya kavuşuyormuş.
Soğuk, ıslak bir İstanbul akşamıydı. Telefon çaldı. Oydu. Sesi titriyordu, belli ki ağlıyordu:
- N’ettim ben bu insanlara? Bir kap aşı çok gördüler!..
Hikâye şuymuş: Hemen karşılarındaki otelin sahibi, bunun çalıştığı oteli şikayet etmiş. İzinsiz yabancı işçi çalıştırıyor diye. Rakipler ya... Polis, maliyeci filan gelmiş. Oteli bir süre için mühürlemişler. Bizim Azeri arkadaş, nâ-çar yine açıkta kalmış. Ne diyebilirdim, ne yapabilirdim?
Ankara’dayım. Aklımda o var. Yıl oldu, görüşemedik. İkinci gün, o hep karşılaştığımız camiye gittim. Oradaydı. Ne güzel, oradaydı! Sarıldık, kucaklaştık. Birlikte ikindi namazını kıldık.
Okulu bitirmiş. Notları çok iyiymiş. Amerika’daki bir üniversiteden teklif gelmiş, gidecekmiş. Fakat geldiğinden bugüne kadar, tam dört buçuk yıldır memleketine gitmemiş, gidememiş. Hâlâ beş parasız.
- Nerede kalıyorsun, diye sordum.
- Gel gidelim, dedi.
Gittik. Müteahhide verildiğinden olsa gerek, çoğu yıkık bir gecekondu mahallesi. Birinin önünde durduk. Çamur sıvalı, baştan beri harabe, iki göz bir gecekondu. Ama şirin bir bahçesi var.
Tam kapıyı açacakken birden döndü, duvarın dibindeki ayva ağacını gösterdi.
- Abi şu ayva ağacını görüyor musun, dedi. Soran gözlerle baktığımı görünce devam etti:
- Bu mübarek bir ağaç. Evde çay olmadığı zaman bu ayvanın yapraklarından çay yapıp içiyorum. Bu sabah da öyle yaptım.
Şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim. Sabah içtiğim çayın, ham bir ayva gibi boğazıma takıldığını hissettim.
Girdik. Yerde içleri palan dolu eski minderler vardı, onlara oturduk. Oda rutubet kokuyordu.
Biraz sonra, bahsettiği ayva yaprağı çayından getirdi. Küçük bir yudum aldım ve ona baktım. Sessizce besmele çekip çayı yudumlayışını, gözlerini kapayışını ve o an yüzüne yayılan ifadeyi izledim. Şimdi neredeydi kim bilir. Belki memleketindeydi. Belki anasının dizinin dibinde, belki babasının tam karşısında. Elimdeki bardağa baktım, hakikaten mübarek bir şeydi şu ayva yaprağı çayı. Besmele çektim, bir yudum daha içtim.
November 08 ŞEYTANIN ZAFERİ
Bir günah destanı !
Rahip BARSİSA
(Mevlana Celaleddin, Mecalis-i Seb'a, , çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Konya, 1965)
Bir zaman israiloğulları içinde Barsisa denilen bir ibâdet ehli vardı. Zahitliğinin ünü, doğuya batıya erişmişti. Nerde bir hasta varsa, ona su yollarlardı, o suyu okur, üflerdi; hasta içince sağlık ve esenlik bulurdu.
Herkes de bilir ve anlardı ki bu onun soluğunun eseridir.
Çok geçmedi ki halk, bu sağlık-esenlik, filan ilaçtan meydana gelir mi ki diye ilaçların tesirinde şüpheye düştü.
Barsisa öyle bir şöhret kazandı ki o zamanın hekimlerine kimse gitmez oldu.
O lanetlenmiş şeytan, o pusuda gizlenmiş eski düşman, o bel kıran mel'un, demir geveliyor, fakat bir çâre bulamıyordu. Durmadan bu Rahibi yoldan çıkarmanın, onu ibadetten alıkoymanın yolunu arıyordu.
Bir gece lanetlenmiş şeytan, yüzünü oğullarına döndü ve dedi ki: Sizden hiçbir kimse yok mu ki beni bu tasadan kurtarsın, bu tek eri tuzağa düşürsün?
Oğullarından biri, bu işi benim adıma yaz, benden iste, senin gönlünü bu dertten ben kurtaracağım diye böbürlendi.
Şeytan ona, en gerçek oğlum sen olursun, bu işi başarırsan, kör gözümü sen aydınlatırsın, dedi.
Şeytanın o oğlu, şöyle bir mel'un aklına danıştı.
O, şeytanın oğluna:
- Halkı genç, güzel kadınlardan daha iyi avlayacak hiçbir tuzak olamaz, dedi. Çünkü altın arzusu, lokma dileği tek taraflıdır. Sen altına âşık olursun amma onun canı yoktur ki sana âşık olsun; lokmanın canı yoktur ki seni arasın, seninle konuşsun. Fakat genç kadınlara duyulan sevgi, iki taraflı olur. Sen onu sever, istersin, o da seni sever ve ister. Sen ona ulaşmak istersin, o da sana.
Bir hırsız geceleyin dışardan kapıyı açmak için bir tuzak kurar; amma o hırsızın, evde bir eşi ortağı bulunur yahut bir halayıkcağız, içerden kapıyı açarsa, bu, hırsızın dışardan para çalmaya uğraşmasına benzer mi hiç?
Altın yahut sandık, kalkıp kapıyı açamaz ki.
Şeytanın oğlu da, bütün dünyayı dolaştı. Güzel, akıllı, soylu soplu, alımlı, işveli bir kadın arıyor, zahidi avlamak için o çeşit bir dilber araştırıyordu, şeytanlık hasedinin kuvvetiyle ev ev, şehir şehir gezip dolaşıyordu. Çok aradı.
Sonunda o ülkenin padişahının kızını seçti. Kızın güzelliği dillere destandı. Kızın beynine girdi, onu deli divane etti, hastalandırdı.
Padişah, hekimleri, hikmet ehlini topladı. Hepsi de onu iyileştirmede, ona ilaç tertip etmede âciz kaldı.
Şeytan, bir zahit elbisesine bürünüp geldi:
-Eğer bu kızın hastalıktan kurtulmasını istiyorsanız, dedi, onu Barsisa'ya götürün. O, okusun, üflesin, bu hastalıktan kurtulur. Onlar da başka çare bulamadılar, onun sözünü dinlediler, kızı, Barsisa'ya götürdüler.
Barsisa dua etti, şeytan da kızı bıraktı, kız iyileşti. Böylece de şeytan, padişahın bir dahaki seferde de kendi sözüne inanmasını sağlamış oldu. Kız iyileşince sevindi.
Bir zaman sonra şeytan, gene kızı çıldırttı .Hekimler yine iyileştirmede âciz kaldılar.
Şeytan aynı suretle tekrar geldi. Bunu, gene Barsisa'ya götürün; amma bu sefer geri getirmeyin, kız size, iyileştim diye haber yollayıncaya kadar yanında kalsın, dedi.
Kızı, yüz binlerce güzel kızı nasıl götürüyorlarsa, öylece götürüp Rahibin yanına bırakıp döndüler.
Kız, Rahip ve şeytan o ibâdet yurdunda kaldılar. O rahip, bilgin olsaydı, kızla yalnız olarak o ibâdet yurdunda kalmaya razı olmazdı. Esenlik ona, Peygamber(SAV) dedi ki: "Bir kadın, bir konakta bir erkekle beraber kaldı mı, üçüncüleri şeytandır, onların." Bir kadın, bir yerde bir erkekle beraber kalınca şeytan, onların aracısı olur. Hasılı uzun bir zaman, kız, zahit rahibin yanında kaldı. Otur kalk derken Rahip Barsisa, göz ucuyla da olsa kızı süzdü ve iyice gönül kaptırdı. Gönül kaptırılmayacak da bir dilber değildi padişahın kızı.
Nihayet bir gün, kızla buluştu ve kız hamile kaldı.
Rahip kara kara düşünmeye başladı.
Bu sefer şeytan, bir insan şekline bürünüp Rahip Barsisa'nın yanına geldi. Onu düşünür buldu. Neden düşüncelisin, dedi. Barsisa, hikâyeyi anlattı. Kız, gebe kaldı dedi.
Şeytan:
-Kızı öldürmekten başka çare yok, dedi. Öldürür, sonra, öldü gömdüm, dersin.
Barsisa, geceler boyu düşündü, başka bir çare bulamadı. Onun dediğini yaptı.
Diğer yanda lain şeytan, gene insan şeklinde padişaha geldi.
Kız iyileşti, gidip getirin, dedi.
Padişahla perdeciler gidip kızı istediler. Rahip Barsisa:
-Kız öldü, gömdüm dedi. İnanıp geri dönüp yasını tutmaya koyuldular.
Şeytan, bu sefer başka bir şekle girip, padişahın yanma gitti.
-Kız nerede, dedi. Padişah:
-Rahip Barsisa'nın yanına götürdük, orada öldü, dedi.
Şeytan:
-Kim söyledi, diye sordu.
Padişah:
-Barsisa söyledi, deyince Şeytan:
-Yalan söylüyor, dedi. Rahip kızınla buluştu, kız gebe kaldı, sonra kızı öldürdü, falan yere gömdü. İnanmıyorsan orayı kazdır, görürsünüz, dedi.
Padişah, tam yedi kez yerinden kalktı, bir başka yere oturdu, sonra gene yerine geldi. Şaşkına döndü, hâli değişti, kafası ateşlendi, kızdı.
Sonra bir toplulukla atına binip Barsisa'nın ibâdet yurduna vardı. İçeri girip:
-Kız nerde, diye sordu.
-Rahip Barsisa:
-Öldü, gömdüm deyince, peki dedi, bize neye haber vermedin? dedi.
Barsisa:
-Evrad-ı ezkar ile meşguldüm, evradımdan kalırım diye korktum, dedi.
Padişah:
-Bu sözün aksi çıkarsa ne yapayım dedi.
Bu söz üzerine Barsisa kızdı, ileri geri söylenmeye durdu.
Padişah, Şeytanın bildirdiği yeri kazdırdı. Kızı çıkardılar, kız öldürülmüştü.
Barsisa'nın ellerini bağladılar, terlemeye başladı. Halk toplandı.
Barsisa, kendi kendine, ey kutsuz nefis diyordu. Duan kabul oluyor diye seviniyordun. Halkın gönlüne, gözüne üstün, büyük görünüyorsun diye seviniyordun.
Halk seni beğeniyor, övüyor diye gururlanıyordun.
Halkın inancı azalır diye de korkuyordun değil mi?
Gerçekte bu düşüncelerden hepsi de yılandı, akrepti; evet, halkın beğenişi, zehirlerle dolu bir yılandı diyor, içten içe ah ediyordu; ama artık faydası yoktu.
Onu yüce bir darağacının dibine getirdiler.
Merdiven dayayıp boynuna ipi taktılar.
O anda şeytan, bir insan şekline girip kendisini tekrar gösterdi. Bunların hepsini de ben yaptım sana; hâlâ da gücüm var, çaren benim elimde, bana secde et, seni kurtarayım dedi.
Barsisa buna ümitlendi ve şeytana:
-Nasıl secde edeyim, boynumda ip var. dedi.
Şeytan, secde niyetiyle başınla işaret et, akıllıya işaret de yeter dedi.
Barsisa, can korkusuyla, secde etmeye niyetlendi; can tatlıdır ya, fakat başını eğince ip, boynunu daha da sıktı. Nefesi kesildi.
Ve şeytana secde ederek öldü.
Şeytan uzaklaşırken, "Ben senden tamamıyla uzağım" dedi.
Şanı ululandıkça ululansın, Tanrı buyurur ki: Ey insanlar, ey inananlar, sizi kötü bir dost, tutar da kötülüğe çağırırsa, bu iş, sizin faydanızadır derse, kötü dostlar sana, sen yaşarken de bizimsin, öldükten sonra da; biz de seniniz diye vaadde bulunursa ona inanmayın; onlar, bu düzenle kendileri gibi sizi de bozmak, bozguna uğratmak, kötülemek, kötülüğe çekmek isterler. Sizi pis bir hale getirdiler mi, ne dostunuz kalır artık, ne eşiniz. Sizden bezerler.
Anlattığımız o şeytan gibi ki onun derdine ortak oldu, ona dostluk gösterdi, sonunda onu tuzağa düşürünce, ondan bezdi gitti.
Kırık Testi'den 27.2.2006:
Eski devirlerde yaşamış üsturevî bir ibadet kahramanı olan Bersisa, bir
|
|||||||||||||||||||
|
|