kardelen's profileஐ Kardelene Hoşgeldiniz ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 27

    DOST CEMALİ ARKADAŞIMA SAYGILARIMLA(TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM)

                      

      KARDELEN

    Kış ayları gelip yağarsa karlar,

    Açılır dağlarda garip kardelen.

    Rüzgarlar değsede etmezki zarlar,

    Dehası çağlarda garip kardelen.

     

    Elim ermez varı seni dermeye,

    Leylanın yoluna güller sermeye.

    Ezeli razıyım canım vermeye,

    Ne diye ağlarda garip kardelen.

     

    Dostcemali hasretinle öldürme,

    Düşmanımız çoktur bize güldürme.

    Solup gitsende ele bildirme,

    Gül açmış bağlarda garip kardelen.

     

                                     27/09/2000

                                  DOSTCEMALİ.

    November 26

    PEYGAMBER EFENDİMİZ(S.A.V.) BUYURUYOR Kİ !

     

    495m98apwxdih47dt1.gif picture by tolga_021

    Image Hosted by ImageShack.us



    Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki:Namaz, yüce ve büyük olan ALLAH'ın rızasını kazandırır. Meleklerin sevgisine nail eder. Peygamberlerin yoludur. Mârifet nurudur. îmanın aslıdır. Duanın icabetine vesiledir. Amelleri makbul kılar. Rızka bereket getirir. Vücuda rahatlık verir. Düşmanlar üzerine silahtır. Şeytanı uzaklaştırır. Ölüm meleği ile musallî arasında şefaatçidir. Kabirde kandildir ve orada yaygıdır. Münker ve Nekir meleklerine cevaptır. Kıyamete kadar kabirde can yoldaşıdır. Kıyamet günü olduğunda namaz kılanların üzerine bir gölgeliktir. Başına taçtır. Bedenine elbisedir. Önünde giden nurdur. İnsanlarla arasına getirilen bir perdedir. Rableri huzurunda mu'minlerin hüccetidir. Mizanda ağırlıktır. Sıratta geçiştir. Cennete anahtardır. Çünkü namaz tesbihtir, hamttır, tâzimdir, kırât ve duadır. Hasılı faziletli amellerin tümü, vaktinde kılınan namazdadır. (Tenbîhü'l-Gafilîn, 293) 
    Hazret-i Peygamber - sallâllâhü aleyhi ve sellem-, ümmetine bu beş vakit hususunda şöyle buyurur:Allâh Teâlâ buyurdu ki; "Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldım. Kendi katımda verilmiş bir söz vardır. Kim o namazları tam vaktinde kılarsa, onu mutlaka cennete sokacağım. Kim de o namazları korumazsa, katımda ona verilmiş hiçbir söz yoktur.

      495m98apwxdih47dt1.gif picture by tolga_021

    November 24

    ALLAH (C.C.) SABREDENLERLE BERABERDİR

    Image Hosted by ImageShack.us

    Hz İsa
    YA SABIR

    " Öyle zor bir zaman içinde

    Bir ağır kelime bende

    Girmedi mühürlü kalbe

    Bana Nuh’ un sabrı düştü

    Anlatamadım kimseye

    Bugün bana sabır düştü."

    Genç adamın radyosundan bu sözler dökülürken sigarasından derin bir nefes çekti. Kalktı radyosunun sesini biraz daha açtı. Sanki tüm apartmanın, sokağın, hatta şehrin bu sözleri duymasını istiyordu.

    Radyodaki sunucu: ALLAH (c.c) Bakara suresi 155 ve 156. ayeti kerimelerde: "Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, birazda mallardan, canlardan ve mahsullerden imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele. Ki onlara musibet geldiği zaman; Biz ALLAH içiniz ve yine ona döneceğiz, derler."

    Korku mu kaldı, mal mı kaldı, açlık mı kaldı? Diye söylendi kendi kendine. Beyni bir yıl önceki anılarını -belki de kabuslarını- hatırlamaya itiyordu onu.

    Delikanlı 28 yaşındaydı. O zamanlar dünyadayken cenneti yaşıyordu. Dünyalar güzeli bir hanımı ve canı gibi sevdiği bir oğlu vardı. Ailem için dünyayı yıkarım diyordu. İyi bir işi vardı. Ve tüm zamanını, ailesini ölene kadar rahat ettirebilecek parayı kazanmak için işine ayırıyordu. İyi de kazanıyordu. Dünya yıkılsa umurunda değildi. Yeter ki onlara bir şey olmasındı. Tüm gayreti dünyalık işler üstüneydi. Uhrevî hiçbir olayla iştigal etmezdi.

    Bir gün Ramazan ayında bir arkadaşının yoğun ısrarı sonucunda Cuma namazına gitmişti. Hutbedeki Hoca: " Oruç tutun ki açların ya da evlerine ekmek götüremeyenlerin hallerinden anlayabilesiniz." demişti. Hoca böyle demişti demesine de delikanlının başına hiç aç kalmak gibi bir olay gelmediği için "Hadi canım sende" demişti kendi kendine.

    Bu hal tâ ki bir adamla tanışana kadar devam etmişti. Adam onu çeşitli hilelerle kandırmış ve delikanlının üzerine titrediği başta evi ve arabası olmak üzere tüm malını mülkünü elinden almış onu perişan bir vaziyette bırakmıştı. O adama karşı tam 14 tane dava açmıştı. Bu davaların 13 tanesini kaybetmiş 14. dava ise halen devam ediyordu. Delikanlının unuttuğu bir şey vardı: " Bu ülkede parası olanlar iş yaptırıyordu." Ve iyi hatırladığı bir şey daha vardı:" Delikanlının hiç parası yoktu." Günübirlik kazanıyor, ailesiyle birlikte bin bir zorluk içinde, güç şartlarda yaşıyordu. Bir yılda tam iki kat yaşlanmış, tüm umutsuz insanların yaptığı gibi ALLAH’ a biraz daha yaklaşmıştı. Ama bu yaklaşma basit bir yaklaşma değildi. Bu yaklaşma radyodaki sunucunun da dediği gibi " Biz ALLAH’ tan geldik ve O’ na döneceğiz." Ayetini tam anlayan ve uygulayan bir yaklaşmaydı.

    Önceleri ne kadar da yobazca bir düşünce dediği düşüncelerin aslında hayatın bir gerçeği olduğunu şimdi daha iyi kavrıyordu. Belki diyordu, arkadaşlarımı iyi seçebilseydim doğru yola daha önce ulaşırdım. Hepsi dünya için çalışıyordu. Ah! Dedi. Neden bunları bana daha önce anlatan olmadı.

    Şimdi biliyordu ki "ALLAH sabredenlerle beraberdir ve ALLAH kendisine güvenenlerin güvenini boş çıkarmaz." Ya sabır!..

    Delikanlı bu düşünceler içindeyken radyodan yükselen: " Sabır gülleri filizlendi, gönüller vuruldu zalimce" sesleriyle kendine geldi. Bu programı her zaman takip etmeliyim kendimden bir şeyler buluyorum, dedi.

    Hanımına :"Ayşe, çay koysan da içsek olmaz mı? diye seslendi."

    Hanımının ismini söyleyince birden aklına "Gönülleri zalimce vurulduğu halde sabredenler" geldi. Ne de çok örnek vardı hafızasında... "Başörtülerinden dolayı okula alınmayan genç kızlar ya da dini vecibelerini yerine getirdiği için önce fişlenen sonra görevlerine son verilen memurlar, subaylar, basiretsiz yöneticiler sonucu bir gecede yüzde altmış fakirleşen insanlar..." Ya sabır!..

    Tüm bu insanlar haklarını başvurabildikleri tüm hukuki yollardan arıyor gerisini ALLAH’a havale ediyorlardı. Kimilerine göre bu bir çaresizlik olabilirdi. Ancak delikanlıya göre öyle değildi. Bu Yüceler Yücesine duyulan bir güvendi. Ne yapabilirlerdi ki? Ne yapabilirdi ki? Hakkını arayıp gerisi âlemlerin yaratıcısına bırakmaktan başka? Kalksa o adamı vursa mıydı yani?

    Artık bu dünyanın imtihan yeri olduğunu, belâ ve musibetlerin insanları sınamak için ALLAH’ tan geldiğini biliyordu.

    Dün akşamki dost sohbetinde anlatılan olayı hatırladı.Hudeybiye antlaşmasından sonra malum olan maddeden dolayı Mekkelilerden biri Müslüman olup Medine’ ye gelirse geri gönderilecekti. İşte geri gönderilenlerden birisi de Ebû Cendel idi. Anlaşmanın imzalandığı sırada Ebû Cendel ayağındaki zincirleri sürükleyerek Resûl-i Ekrem’ in yanına gelmişti. Çünkü babası Ebû Cendeli Müslüman olduğu için işkencelere tabi tutmuş, en sonunda kaçmasın diye ayağından zincire vurmuştu. Babasının Mekke’de olmadığı bir zamanda kaçıp kurtulmuş ve Medine’ye sığınmıştı. Ancak ALLAH Resulü anlaşma gereği Ebû Cendel’i, bu gerçek esaret zincirlerini kırarak Müslüman olan gencecik fidanı, babasına teslim etmek zorunda kalmıştı. Ebû Cendel babası tarafından götürülürken :

    - "Ey ALLAH’ın Resûlü! Ey Müslümanlar! Ben Müslüman olup yanınıza geldim. Beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere teslim ediyorsunuz, bana neler yaptıklarını görmüyor musunuz?" diye feryat ederken ALLAH Resûlü onu şöyle teselli etmişti:

    - "Ey Ebû Cendel! Biz onlarla anlaşma yaptık. Kendilerine ALLAH adına söz verdik. Verdiğimiz sözden dönmek bize yakışmaz. Sabret! ALLAH senin ve senin gibiler hakkında bir çıkış yolu gösterecektir." Ya sabır!..

    Gerçekten de öyle olmuştu sabır gülleri filizlemiş ve binlerce taze tomurcuk vermiş, Müslümanların gönüllerini ferahlatan nice başarılar gelmiş, nice gönüller ve ülkeler fethedilmişti.

    Sonra Yasir ailesine Peygamberler sultanının söylediği söz geldi aklına: "Ey Yasir ailesi! Sabredin! Çünkü gideceğiniz yer cennettir!"

    Hafızanı her yoklayışında aklına yeni bir olay geliyordu.

    Hanımının demlediği çayı getirmesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Şekerini attı, karıştırdı. Daha bir yudum içmişti ki telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdı. Karşısında ki:

    - Ahmet bey, ben avukatınız Necati,

    - Merhaba Necati bey,

    - Müjdemi isterim Ahmet bey, sonunda davayı kazandık. Tüm malınınız mülkünüz size iade edilecek.

    -  .....

    - Ahmet bey orda mısınız?

    - Te... Teşekkür ederim, dedi ve ahize yerine koydu.

    Önce şükür secdesi yaptı, sonra ağlamaya başladı. Şükürler olsun ALLAHım sana... Hanımı geldi yanına o da ağlamaya başladı.

    Bu arada radyodaki sunucunun dediklerini hayal meyal duyuyorlardı :

    "ALLAH sabredenlerle beraberdir."

           Hz İsa AS birgün bahçe sulayan bir delikanlı ile karşılaştı, delikanlı Hz İsa’ya AS 
    Image Hosted by ImageShack.us
    November 22

    EY FANİ NEFİS

     

     

     
     

     
    "Ey  ölümlü fani nefsim!
    Elbette bir gün nefesin kesilecek.
    Hem de hiç ummadığın bir anda, hiç beklemediğin bir yerde.
    İşte o zaman umutların tükenecek, dünyan kararacak, göz kapakların hiç açılmamak üzere kapanacak, aglaşanları duyamayacak kadar sağırlaşacaksın.
    Kalbinden hiçbir ses gelmeyecek, nabzın etrafındaki vaveylaya inat, hiç atmayacak.
    O kibirle, gururla, firavun gibi tozları savurduğun ayaklarının mecali kesilecek, nice günahlar işlediğin ellerin iki yanında mıhlanmış gibi duracaklar.
    O hain gülüşün ile, hiç solmayacakmıs gibi duran meymenetli yüzün buruşup pörsüyecek ve nühusetli bir eda ve abus bir çehre ile terkedeceksin o çok sevip, uğruna en kıymetlı şeylerini tereddütsüz feda ettiğin dünyanı...
    Ve terkedileceksin dostların tarafından, küreklerinden atılan toprağın altında bırakılarak!
    Ne neslin, ne malın, ne canın, ne rütben, ne de dünyevi dostların hiçbir teselli veremeyecekler sana...
    O dem sesler kesilecek, tek renkli dünyana göç edeceksin!
    Bağırmak isteyeceksin bağıramayacaksın, pişman olduğunu defalarca haykırmak isteyeceksin, dilin tutulacak...
    Geri dönmek isteyeceksin, 'Bir kez daha!' diyeceksin.
    Kapılarn sımsıkı kapalı oldugunu göreceksin.
    Hıçkıra hıçkıra ağlamak isteyeceksin, gözünden tek damla yaş akmadığını göreceksin.
    Kendi kendine hayıflanıp, beş para kıymetı olmayacak serzenişlerde bulunacaksın.
    Habire; sen vardım dedin, yok oldun işte!!...
    Sen oldum dedin öldün be işte!!...
    Sen bildim dedin unutuldun iste!!...
    Gözün varken görmedin, kulağın varken dinlemedin, kalbin varken hissetmedin, aklın varken anlamadın...
    Şimdi hepsini kaybettin.
    Sana hizmet eden bütün arzuların; artık senin nankörlüğün, nâkadirşinaslığın, vefasızlığın, emanete hıyanet etmekliğin yüzünden senden şikâyet etmeye başlayacaklar.
    Ey miskin nefsim!
    En ufak bir menfaatin için, en habis şeytanlarin ayaklarını öpecek kadar zillete düşüyorsun.
    Sonsuz ve hakiki bir menfaat için neden başını secdeye götürmekte tereddüt ediyorsun?
    Hangi cesaretle kullugun izzetini elinin tersiyle itiyorsun?
    Karanlık ve soğuk cehennem ateşinin seni yakmayacağına dair elinde bir senet mi var?
    O karacık ve daracık kabre konulmamak için bir taahhüt mü aldın yoksa?
    Titre nefsim, titre!
    Titre de kendine gel!
    Çünkü ölüm gelince titreyemeyeceksin..."


     

                                      .                                                                                                                         

    BACIMIN BAŞ ÖRTÜSÜ GÜL KOKAR

    Image Hosted by ImageShack.us

    Bacılarımızla uğraşanların kalpleri örtülü,bacılarımız ise başları örtülü Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır...Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır...


    Tohumu eken bilir,

    Göz yaşın döken bilir,

    Gül kadrin diken değil,

    çileyi çeken bilir,


    Ve ey gözyaşım,

    Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git,geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git,bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git.Pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git...

    Ve ağlamaktan korkma gözüm!..Ağla ki kirlenmiş olan vicdanın gözyaşınla yıkansın....
    Ağlamak hassas ruhların ferahlama gayreti ve vicdan da yanan ateşi göz yaşlarıyla söndürme hamlesidir.

    MADEM Ki GöZYAşI BiR KUTLU DEMDiR...AğLAMAYI BiLEN GöZLER içiN O BiR ERDEMDiR..



    Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya


    Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler Fazilettir,diyettir.Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

    şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan.En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.



    BENiM DAVAM BEşERi DEğiLKi üMüDiM KIRILGAN OLSUN

    Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzelinden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın Hep sen vardın...

    Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.

    Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangin olur.

    Güzel gören güzel düşünür.Güzel düşünende hayatından lezzet alır...

    November 21

    SECCADENİN FERYADI

    <Image Hosted by ImageShack.us
    Seccadenin Feryadı


    Uyku;bir çeşit ölüm halidir faniye,ta ki uyanana kadar.Uyanıklık yaşamakla alakalı,yeni bir gün yeni bir doğuş ve belki yeni bir umut eksiği olana,bilene.

    Yine böyle bir uyku hali anlatacağımız.Gün ışımamış sabah yakındır…
    Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı. İniltiyi rüya gördüğüne yordu. Dudakları susuzluktan çatlıyordu, öyle susamıştı. Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü. Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı. Ama rüyamıydı uyanık mıydı farkında değildi. Sesin geldiği yöne doğruldu. O an rüyada olduğuna iyice emin oldu. Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi.
    Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle
    -İnleyen sen miydin?
    -Evet dedi seccade
    -Niçin ağlıyorsun?
    Seccade yine içe işleyen bir sesle:
    - Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin. Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok!
    - Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam.
    Seccade:
    - Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil. Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir.
    - Anlamadım dedi adam meraklı gözlerle seccadeye
    - Ağlarım çünkü Allah’ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler. İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüt namazı kılmazlar. Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için iki rekat namaz kılmazsın.
    -Beni rahat bırak deyip döndü adam.
    Seccade devam etti.
    - Ey Allah’ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı , ah bu sabah namazı ! Namazlar arasında müstesnadır. Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o . Yetmiyor mu ? gece gündüz dünya için koşuşturduğun , Aziz ve Kahhar olan Allah’ın çağrısına neden icabet etmezsin!!!
    Adam iyice sıkılarak:
    -Ey seccadem, beni rahat bırak . Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.
    - Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya uğraşıyordu.
    - Demek ki sen dünyaya ahiretten daha çok önem veriyorsun.
    Adam iyice öfkelendi:
    -Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı.
    Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyice alçaltarak ;
    -Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi. Sen O nurlu Peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmez misin. “Her kim ki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederse ateşe girmeyecek”, “ Ve yine O güzel insan “Kim şu iki namazı (sabah - ikindi veya sabah - yatsı) kılarsa cennete gider.” Ve nihayet “Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi…”
    Bunun üzerine adam yatağından doğrulup;
    -Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi..
    Seccade:
    -Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.-Yarın inş , mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam.
    Seccade son bir ümitle ;
    -Kişi Salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir. Sorun uyumaksa, kabir de uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle Ey Allah’ın Kulu!
    Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı. Seccade de bir süre sessiz kaldı. Adam uykuya devam etti. Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuyu dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu.
    -Ey tövbesini yarına erteleyen, bilir misin yarına çıkabileceğini !!!
    Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süresi de kısıtlı. Gün gelip atar, farkında olmadan.

    VE KİM BİLİR BUGÜN DE SENİN SON GÜNÜNDÜR BU YAZIYI OKUYAN

    TEVAZÜ OLUN

    Image Hosted by ImageShack.us
      "İnsanları sev ve kimseyi kendinden alçak görme. Tevazu sahibi ol, zira en halis ziynet alçakgönüllülüktür. Mütevazi olan kimse, en güzel ziyneti takınmıştır. Kimseyi kendinden aşağı görme. Hayatta haset etmeden say, kıskanmadan sev. Bazı insanlar, başkasındakini istemez. Öyle olma. Gıpta et, fakat haset etme. Zira Allah’ın huzuruna fesatla çıkılmaz"
    November 19

    MUSA(a.s.)'IN ŞEYTANLA OLAN HİKAYESİ

    <Image Hosted by ImageShack.us

    Musa (a.s.)'ın Şeytanla Olan Hikâyesi

            Bir Rivayet'de İblis Musa (a.s.) mülâki oldu ve:
            - Ya Musâ, sen Allah-u Teâlâ'nın risâletle seçtiği bir peygambersin. Benim durumum sence mâlum. Tevbe etmek isterim. Benim için şefaatci ol. der.
            Tûr-i Sinâ'da Allah (c.c.) ile mukâlemesinden dönerken, kendisine Allah-u Teâlâ
            - Emanetini yerine getir. buyurur. Musâ (a.s.) meseleyi anlatır. Allah-u Teâlâ
            --- Âdem'in kabrine secde etsin, dileğini yerine getireyim ve tevbesini kabul edeyim, buyurur.
            Musa (a.s.) vaziyeti İblis'e anlatınca,
            - Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne secde edermiyim? diye böbürlenip kibirlendi ve kızdı. Sonra Musâ (a.s.) a
            - Sen ki benim için çalıştın, bana hakkın geçti. Üç yerde beni hatırla. Zira o zamanlar sen en zayıf ve ben de en güçlü olurum. İnsan oğlunun kalbini feth eder ve kendime uydururum.
            Birincisi kızdığın zaman. O zaman ruhum kalbinde, gözüm gözünde, ve kanın damarda cereyânı gibi vücuduna dahil olurum. İnsan kızdığı zaman nefsini körüklerim, artık ne yaptığını bilmez olur.
            İkincisi cihad zamanlarında beni 1ıatırla. O zamanda ben mü'minlere yanaşır; karısını çocuğunu geride bıraktıklarını hatırlatır ve onu ihlâsla cihâd'den soğuturum.
            Üçüncü de mahremin olmayan kadınlarla yalnız kalınca. Sakın ola yalnız kalma. Ben arada elçilik yapar ve mutlaka fitneyi ve şehveti uyandırırım.
            Denildi ki: Velilerden biri şeytan'a
            - Âdemoğluna nasıl galip olur onu saptırırsın, diye sorar. Şeytan cevaben.
            - Kızdığı, hevâ-i nefsinin galeyana geldiği zaman. Zira keyfi oldumu kalbine, kızdığı zaman başına (aklına) girerim.
            Resul-i Ekrem "Bir şey'i (çok) sevmen, seni ktir ve sağır ederıı buyurmuştur.
            Sevdiğimiz şeye dikkat edelim. Şeytana değil, Allah (c.c.) a sevgi ile (şeytana karşı) kör ve sağır olalım.
                        - o -
            Şeytanın en büyük oyunu, müslümana günahını göstermemek ve tevbe ettirmemektir.
                        - o -
            Şu iki haslet şeytanı çok kızdırır! Şeytanın vesveselerine aldırmamak, Allah (c.c.) ın zatı hakkında tefekkürü terketmek.
                        Şakik-i Belhi

    HİLYE-İ ŞERİF

    <Image Hosted by ImageShack.us

     
     
    Hilye-i Şerif

    Hazret-i Ali (keremallâhü veche),
    Hazreti Peygamber sallallâhü aleyhi vesellemi vasfettiği zaman, şöyle buyurdu:
    Hazreti Peygamberin boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa ne düz uzun saçlı; saçı, kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi (yuvarlak) yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi.
    İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü, ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avcu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında bütün vücuduyla dönerdi.
    İki omuzu arasında "Nübüvvet Mührü" vardı. Bu Onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu, en arkadaş canlısıydı. Kendilerini ansızın görenler Onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler, fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, Onu herşeyden çok severlerdi.

    "BİZ SENİ ANCAK ALEMLERE RAHMET OLSUN DİYE GÖNDERDİK"

    Hz. Ali'nin radiyallahü anh'ın beyanına göre Peygamberimiz Efendimiz aleyhissalât-ü vesselâm:
    * Uzuna yakın orta boylu, iri kemikli, iri yapılı, güçlü kuvvetli ve yakışıklı bir insandı.
    * Cildi yumuşak, teni kırmızıya çalan beyazdı.
    * Kirpikleri siyah ve uzundu.
    * Gözleri kara ve büyükçe idi.
    * İki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakındı.
    * Saçları ne dümdüz ne de kıvırcıktı.
    * Sakalı sık ve bir tutamdı.
    * Büyük başlı ve hilâl kaşlıydı.
    * Alnı yüksek, burnu çekme, boynu uzun, göğsü genişti.
    * Karnı ile göğsü bir idi, şişman değildi. Zayıf da değildi, sıkı etliydi.
    * Ayaklarının altı çukur idi; düz taban değildi.
    * Gözleri uzağı görür, kulakları uzaktan ses alırdı.
    * Ağızları genişçe idi.
    * Dişleri sıktı.
    * Yüzünün bütün çizgileri görünürdü.
    * Omuzları etli, omuz kemikleri enliydi.

    TAKDİRDEN ÖTESİ YOK, NASİPTEN ÖTESİ YOK

     

    <

    Image Hosted by ImageShack.us      

    TAKDİRDEN ÖTESİ YOK...
    NASİPTEN ÖTESİ YOK...

    Gencin birisi Kâbe'de hep,
    "Ey doğruların yardımcısı olan Allahım, ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allahım, sana hamdü sena ederim" diye dua eder.
    Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi, (Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der.
    O da anlatır: 7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu. Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
    Bu sırada birisi,
    "Şöyle bir torba bulan var mı?" diye bağırıyordu.
    Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum.
    Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi.
    Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi. Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım. Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.
    Genç bana dedi ki,
    -Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları.
    Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma) dedi. O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler.
    Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler.
    Öyleyse gidin pazardan alın dedim. Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler.
    Ben o 30 bin altınla işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. Ben de "olur" dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti.
    Kıza, "bu nedir" dedim. İçinde 970 altın var, babam Kâbe'de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş.
    Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi".
    Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.
    Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.
    Takdirden ötesi yok... Nasipten ötesi yok...


    DIV>

    November 18

    NASİHATLAR

    Image Hosted by ImageShack.us
     
    Şu 4 şeyin değerini ancak aşadaki 4 kimse bilebilir.

    1. Gençliğin değerini ancak yaşlılar bilir.
    2. Huzurun değerini ancak bela çekenler bilir.
    3. Sağlığın değerini ancak hastalar bilir.
    4. Hayatın değerini ancak ölüler bilir.

     

    Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
    ister kafir, ister mecusi,
    ister puta tapan ol yine gel,
    bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
    yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

    Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeliyiz,
    Şu tertemiz tarlaya başka bir tohum ekmeliyiz biz...
    Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
    Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
    Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
    Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.

    PEYGAMBER EFENDİMİZDEN NASİHAT

    Ashâb-ı Kirâm’dan Ebû Zerr hazretleri bir gün Peygamber Efendimize: “Bana tavsiyede bulun yâ Rasûlallah” diye ricâda bulununca Peygamber Efendimiz Hz. Ebû Zerr’e şu nasîhatlerde bulundu:

    — Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü Allah korkusu her işin başıdır.

    — Kur’ân’ı oku, Allah’ın zikrine sarıl. Çünkü zikrullah senin için yeryüzünde ışık, gökte de saklanan bir azıktır.

    — Sakın çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbi öldürür, yüzünün nûrunu söndürür.

    — Çok konuşmamaya çalış çünkü bu, şeytanın senden uzaklaşması için bir vesîle, dînini koruman hususunda bir yardımcıdır.

    — Fakirleri sev, onlarla hemdem ol.

    — Senden aşağıdakilere bak, senden üstünlerine bakma. Bu, Allah’ın sana verdiği nimetleri küçümsememen için en uygun yoldur.

    — Acı da olsa hakkı söyle.

    — Bildiğin kusurların seni, halkın eksikliklerini araştırmaktan alıkoysun. Yaptığın bir işi, başkaları yaptığında kızma. Kendi noksanlarını görmeyip, insanların ayıplarıyla meşgul olman, irtikâb etmekte olduğun bir fiili insanlar yaptığında kendilerine kızman ayıp olarak sana yeter, dedi ve eliyle göğsüne vurarak:

    — Ey Ebû Zerr! Tedbir gibi akıl, günahlardan sakınmak gibi verâ, güzel ahlak gibi servet yoktur, buyurdu. (Hayatü’s-Sahâbe 4-206/207)

     
    November 17

    NİMETLERİN FARKINA VARMAK

    Image Hosted by ImageShack.us

    İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise bars hastalığı olduğu anlaşılıyordu.

    Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış şöyle dua ediyordu:

    – Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!.

    Hazret–i İsa kötürüm adama yaklaştı:

    – Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor. Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen? Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelerek dedi ki:

    – Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple O’nu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de O’na şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü lütfeylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da:

    – Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbime ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!. diye sevinç duaları etmekten kendimi alamıyorum.

    Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu kötürüm adama yaklaşan İsa aleyhisselam:

    – Ver şu elini öyle ise! diyerek adamın elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper.

    Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:

    – Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi peygamber değil misin? der.

    – Belli olmuyor mu? deyince:

    – Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:

    – Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar. Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:

    – Ey Allah’ın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na bir şükredeyim, diyerek hemen yere iner başını secdeye koyarak der ki:

    – Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl ödeyeceğim bu nimetlerin karşılığını?.

    Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama Allah’ın Nebisi işaret eder:

    – Benim değil şu secdedeki kötürüm adamın elini öpün!..

    Derler ki:

    – Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiç böyle mutluluk duymadık.

    – Öyle ise der, tefekkür edin, siz de düşünün. Düşünen insan sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise mahrumiyet duygusunda kalır.

    November 15

    ŞAMDAN GELEN YAHUDİ

    y1plubZufldRdXjgNmJfXhozjLs4KJwCLCcwAveNmATStWfcH7uJo9upg512vEjK6qrGnfvB-4imeQ

    Şam'dan gelen yahudi

    İbn Abbas (r.a.) şöyle anlattı:
    -Şam'da bir Yahudî vardı. Bir cumartesi günü Tevrat'ı okudu. Ondaki müjdeyi gördü. Oraya baktığı zaman , dört yerinde Resûlüllah (s.a.v.)'ın vassfını buldu. Onları kesti ve yaktı.
    İkinci bir cumartesi, baktığı zaman, aynı şeyleri, Tevrar'ın sekiz yerinde buldu. Onları da kesip yaktı.
    Üçüncü cumartesi baktığı zaman, aynı şeyleri Tevrat'ın oniki yerinde buldu.
    Kendi kendine düşündü ve şöyle dedi:
    -Eğer bunları da koparırsam, Tevrat'ın tümü onun vasıflarıyla dolacak.
    Arkadaşlarına Resûlullah (s.a.v.)'ı sordu; şöyle dediler:
    -Yalancının biridir. En iyisi, ne sen onu gör; ne de o seni görsün.
    Şyle dedi:
    -Musa'nın Tevrat'ı hakkı için , benim onu ziyaretime kimse engel olamaz.
    Onun böyle demesi üzerine izin verdiler. O da, bineğine bindi; gece gündüz yola koyulup gitti. Medine'ye yaklaştığı zaman; onu Selman karşıladı.
    Selman, güzel yüzlüydü. Onu görünce Muhammed (s.a.v.) sandı. Halbu ki, Resûlullah (s.a.v.) üçgün önce vefât etmişti Selman ağladı ve şöyle dedi:
    - Ben onun kölesiyim.
    -Peki o nerede? Diye sorunca, Selman(r.a.) düşündü:
    -Vefat etti, dese, dönüp gidecek.
    -Sağdır., dese, yalancı olacak.Şöyle dedi:
    -Gel benimle, seni arkadaşlarının yanına götüreyim.
    Mescide girdiği zaman, ashabın tümü mahzun bir hâlde idiler.
    Resûlüllah(s.a.v.)'ı onların arasında sanarak:
    -Selâm sana ey Muhammed! dedi. Bunun üzerine ashabın ağlaması arttı.
    -Sen kimsin? Yaramızı tazeledin. Galiba bir yabancısın. Üçgün oluyor. O vefât etti.
    Bunu duyan Yahudî bir sayha attı ve şöyle dedi:
    -Vay perişanlığıma, o kadar yolum da boşa gitti. Keşke anam beni doğurmasaydı da; Tevrat'ı okumayaydım. Tevrat'ı okuyunca da onun vasfını görmeyeydim. Onun vasfını gördüm; bari kendisini göreydim.
    Bundan sonra şöyle dedi.
    -Ali burada mı, onu bana anlatsın.
    -Evet burada, deyince sordu:
    -Adın nedir?
    -Ali deyince , şöyle dedi:
    -Senin ismini de Tevrat'ta buldum.
    Bundan sonra Hz. Ali(r.a.) şöyle anlattı:
    -O ne uzun boyluydu; ne de kısa. Başı yuvarlaktı. Alnı genişti. Gözleri siyah ve irice idi. Kirpikleri uzundu. Görüldüğü zaman dişleri arasından nur yayılırdı. Saçlıydı. Elleri ve ayakları etliceydi. Yürüdüğü zaman , yüksek bir yerden iniyormuş gibi ayağını yerden kuvvetle kaldırırdı. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardı.
    Yahudî bunları dinledikten sonra şöyle dedi:
    -Doğrusun yâ Ali, onun Tevrat'taki vasfıda böyledir.
    Bundan sonra şöyle dedi:
    -Yâ Ali! Onun bir elbisesi kaldı mı, koklamak istiyorum.
    Bunun üzerine Hz Ali(r.a.), Selman (r.a.)'a şöyle dedi:
    -Ey Selman! Fatıma'nın kapısına git ve söyle : Babası Resûlüllah'ın cübbesini versin, getir...
    Selman, Fatıma'nın kapısına gitti ve şöyle dedi:
    -Ey peygamberin övündüğü kapı! Ey evliyanın ziynet kapısı.
    Hasan ve Hüseyin ağlıyorlardı. Kapıyı vurunca , Hz. Fatıma içerden şöyle dedi:
    -Yetimlerin kapısını çalan kimdir?
    -Ben Selman, dedi. Sonra Hz. Ali'nin dediğini ona anlattı.
    Bunun üzerine Hz. Fatıma ağladı ve şöyle dedi:
    -Babamın cübbesini kim giyecek?
    Ona dair şeyler anlattı. Yedi yerinden hurma lifi ile dikili idi. Hz. Ali onu alıp kokladı. Sonra sahabe alıp kokladı. Bundan sonra, Yahudi aldı, kokladı ve şöyle dedi:
    -Bunun kokusu ne kadar güzeldir. Bundan sonra, Resûlullah (s.a.v.)'ın kabrine gitti. Başını semaya kaldırdı ve şöyle dedi:
    -Yâ Rabbi! Sen'in birliğine, eşin ve ortağın bulunmadığına şahadet ederim. Bu kabrin sahibinin, esnin Resûl'ün ve Habib'in olduğuna şehadet ederim. Onun söylediklerini tasdik ediyorum.
    Eğer müslümanlığımı kabul ediyorsan, bu saatte ruhumu al! Bundan sonra, düşüp öldü.
    Onu, Hz. Ali(r.a.) yıkadı. Baki mezarlığına defnetti.
    Allah ona rahmet eylesin. Bizi salihler zümresiyle haşreylesin.
    Amin!...

    BUGÜN ALLAH İÇİN NE YAPTIK ?

    Image Hosted by ImageShack.us
    Peygamberimiz(sallallahü aleyi ve sellem),ibadetlerin efdali,müslümanları müslüman oldukları için sevmek,kafirleri kafir oldukları için sevmemektir,buyurdu.

    ALLAH TEALA,Musa aleyhisselama,(Benim için ne işledin?) diye sorduğunda (Ya Rabbi,Senin için namaz kıldım,oruç tuttum,zekat verdim,ismini çok zikrettim) deyince (Ya Musa!Namazların sana burhandır,oruçların Cehennemden siperdir,zekat kıyamet gününün sıcaklığından koruyan gölgedir,ismimi söylemen de,kabr ve kıyamet karanlığında seni aydınlatan nurdur.
    benim için ne yaptın?)buyurduğunda,Musa aleyhisselam,(Ya Rabbi,senin için olan ameli bana bildir!) diye yalvardı.CENAB-I HAK,(Ya Musa,dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarımı benim için düşmanlık ettin mi?)diye buyurdu.
    ALLAH da bizi dostlarından ayırmaz İNŞALLAH...

    BİZLER BUGÜN ALLAH İCİN NE YAPTIK
    November 13

    TEFEKKÜR EDİNİZ

    y1ptG8o21bMesUHJxumu9QptCjBb-DVjmIU39UGkmCu24UFuJjHDq7MOTxOHQXQ9waPURS7p44jJl4y1ptG8o21bMesWtmhor8hb5mi5yZG9S4Xf4lpAuPn5H-GUtto0d1sEoXdivVeZQoink8Xl-r82iLnUy1ptG8o21bMesX1rzLtvXaeAuZEFNQCkiB8N1juV7Ac3BaaKYYkBgKWqtHQDTif75TexM6PlkTVW4QAYETLER, İBRETLER

    Yüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.

    Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)

    Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)

    Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.

    Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)

    Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.

    Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)

    KİMSEYE KALMADI

    y1pCLh40RbcnyWtumq42HW4Q7avLBONwUuGi-rQaAPbaJOapSaIadgWbNc5zizSFn8bMmMXZiLptDU
     BU DÜNYA KİMSEYE KALMAZ
    Kıssadan hisselerHalife Harun er-Reşid'e , o zamanın Fransa kralı bir gül fidanı hediye etmişti. Harun Reşid, o gül fidanına çok itibar göstererek bahçıvana verdi. ve:

    -Buna iyi bak. Bahçeye dik. Yetiştiği zaman da ilk çiçeğinden bana getir, dedi.


    Bahçıvan gülü bahçeye dikti. Gül çok güzel olmuştu. Aradan zaman geçti, çok güzel bir gül açtı. Bahçıvan gülü koparmak için o tarafa doğru giderken, gülün dalına konmuş bir bülbülün yanık yanık öttüğünü görüp onu seyre daldı. 

    -Nasıl olsa uçar gider. Ben de ondan sonra koparırım, diyordu. Fakat yazık ki, bülbül bir hayli öttükten sonra gülü darma dağın etti. Bahçıvan çok üzülmüştü. Ne diyecekti şimdi padişaha... Doğru padişahın huzuruna çıkıp meseleyi anlattı ve üzüntüsünü bildirdi. Halife üzülmemesini söyledikten sonra: 

    - Bu dünya etme bulma dünyası derler. Bu dünya bülbüle de kalmaz, canın sağ olsun, dedi ve bahçıvanı affetti. 

    Aradan zaman geçti. Bahçıvan bir gün o bülbülü bir yılanın yutmakta olduğunu gürüp doğru halifenin huzuruna çıkıp vaziyeti anlattı. 

    - Efendim, keramet gösterdiniz. Hakikaten dünya bülbüle kalmadı, dedi. 

    Padişah yine aynı söyleri tekrarlayarak: 

    - Bu dünya yılana da kalmaz. O da bir gün belasını bulur, dedi. 

    Lihikmetin o yılan bahçe sulamakta olan bahçıvanın ayaklarına doğru hücum etti. Bahçıvan yılandan daha çabuk davranıp elindeki kürekle yılanı ortadan ikiye böldü ve öldürdükten sonra halifenin huzuruna çıkıp meseleyi anlattı. Halife yine aynı şekilde : 

    -Bu dünya sana da kalmaz. Sen de bulursun bir gün belanı, dedi. 

    Olacak ya, bir suçundan dolayı padişah bahçıvana kızıp idamına karar verdi. Cellatları cağırdı, bahçıvanı ellerine vererek kellesini kesmelerini söyledi. Cellatlar adamı alıp götürdüler. Fakat hüküm infaz edilmeden önce bir isteği olup olmadığını sordular. Bahçıvan : 

    -Var bir isteğim ama, onu ancak padişaha söylerim, başkasına söylemem hiçbir mana ifade etmez, deyip padişaha götürmelerini istedi. 

    Bahçıvanın bu isteği celladların çok acaibine gitmişti. Durumu halifeye haber verdiler. O da görüşmeyi kabul edip ne diyeceğini sordu. 

    Bahçıvan: 

    -Sultanım, mesele malumunuzdur. Bu dünya bülbüle, yılana ve bana kalmadığı gibi sana da kalmayacak. Sen beni en ufak bir sebepten cellatlara teslim ettin. Bu yalancı dünyanın sana kalacağını mı sanıyorsun. Bu dünyaya etme- bulma dünyasıdır, derler diyen sendin, dedi ve söyleyeceğinin bundan ibaret olduğunu bildirdi. 

    Bu hatırlatma halifeye çok tesir etmişti. Bu adamı öldürüp de elime ne geçecek? diyerek adamı affetti. Adam da bu şekilde ölümden bir müddet için kurtulmuş oldu.


    ŞEYTANIN HİLELERİ

    Şeytan'ın Kalbe Giriş Yolları

    1) Şerri - hayır gibi göstermek,
    2) Kötülüğü - iyilik gibi göstermek,
    3) Haramı - helâl gibi göstermek,
    4) Mekruh'u - mübah gibi göstermek,
    5) Şehvet ve Gazaplı anlarında insanları aldatmak,
    6) Hased ve hırs: Kul bir şeye haris oldumu artık hakkı görmekten kör ve hakikatı duymaktan sağır olur.
    7) Helâl bile olsa - doyasıya fazla yemektir. Zira insan fazla yeyince şehveti artan. Şehvet ise şeytan'ın silahıdır.
    8) Dünya süsüne tama' etmek, arzu duymak. Öyle ki âdeta tama' ettiği şey onun ma'budu olur,
    9) Âdem oğluna işlerinde acelecilik ettiği zamanlarda ona vesvese vermek.
    Resûl-i Ekrem "Acele şeytandan teenni ise Allah'tandır." buyurdu. Sehl b. Sa'd (Tirmizi)
    10) Cimrilik ve yoksulluk korkusu vermek,
    11) Mezhep taassubu ile hasımlara kin tutmak, onları küçümsemek ve hakaretle bakmaktır.
    Bir imâmın mezhebinden olduğunu iddia edip onun ahlâkı ile ahlâklanmayanın kıyamet gününde hasmı o imamdır.
    12) Allah (c.c.) ın zat ve sıfatları hakkında akıllarının almadığı meselelerde düşünceye sevk edip, şüpheye düşürmek. Dinini zayıflatmak,
    13) Şeytanın kalbe giriş kapılarından biride sû'i zan (kötü zan) dır.

    11564358278%2B8
    November 11

    AYVA YPRAĞI

    AYVA YAPRAĞI Bir cami avlusunda rastlamıştım ona. Köşede bir bankta oturuyordu. Dalgın, yere konan kuşları izliyordu. Esmer, uzun boylu, zayıftı. Yüzü solgun. Karnı aç gibiydi, öyle düşündüm. Yaklaştığımı görünce toparlandı. Selam verdim, aleykümselam dedi. Yanına oturdum. Uzun zamandır tanışıyoruz gibi baktık birbirimize. Konuştuk, konuştuk... Böyle kendi halinde, yüzüne kim bilir hangi yaşanmışların gölgesi düşmüş insanlar beni niye cezbeder, bilmiyorum. Bir saat konuştuk, belki iki saat. Kalktık. Birlikte amaçsızca yürürken, önünden geçtiğimiz börekçinin ca-mekânına takıldı gözüm. Kolundan hafifçe tuttum. Hadi girelim, dedim. Okumak için gelmiş Azeri bir gençti. İyi bir okulu vardı. Zeki biriydi, bunu belli ediyordu. Geldiği ilk ay Kurtuluş Parkı’nda yatıp kalkmış. Bu sefalet ve yalnızlık derinleştirmiş onu. İbadet etmeye başlamış. Bir gün küçük bir mahalle camisine namaza gidince cemaat onu sahiplenmiş. Yatıp kalkabileceği bir yer vermişler. Çok sevinmiş, şükretmiş. Ama yine de bir başına, beş parasız çok günler geçirmiş. Şimdi de durumu üç aşağı beş yukarı aynı imiş. Fakat hiç şikayetçi gözükmüyordu. Bütün bunları göze alarak yola çıktığından belki. Sabır kelimesini ne çok kullanıyordu. Ayrıldık. Eve doğru giderken, bir daha karşılaşır mıyız diye düşünmüştüm. Boşuna endişelenmişim. Sonraları, ilk kez rastlaştığımız o cami avlusunda sık sık görüşür olduk. Bir beklentisi olmamasına rağmen bana değer verdiğini hissediyordum. Bu yüzden arada bir kaldığı yere de uğramaya başladım. Bazen, hiç umulmadık anlarda karşılaştığımız da oluyordu. Özellikle metro treninde. Sessiz, başını cama yaslamış, elleri kenetli, gözleri yere çakılı... Muhtemelen açlıktan bitkin, solgun... Azeri arkadaşın sıkıntılarına bir çözüm bulamamak beni üzüyordu. Ama elimden ne gelirdi ki? Gel zaman, git zaman yollarımız ayrıldı. Ben artık İstanbul’daydım. O ise Ankara’da, düşe kalka yoluna devam ediyordu. Ankara’ya gittikçe ona uğruyordum, görüşüyorduk. Yine bir gidişimde, bir otele yerleştiğini söyledi, çok sevindim. Okuldan arta kalan zamanlarında otelde çalışıyor, sıcak yemeğe, az da olsa paraya kavuşuyormuş. Soğuk, ıslak bir İstanbul akşamıydı. Telefon çaldı. Oydu. Sesi titriyordu, belli ki ağlıyordu: - N’ettim ben bu insanlara? Bir kap aşı çok gördüler!.. Hikâye şuymuş: Hemen karşılarındaki otelin sahibi, bunun çalıştığı oteli şikayet etmiş. İzinsiz yabancı işçi çalıştırıyor diye. Rakipler ya... Polis, maliyeci filan gelmiş. Oteli bir süre için mühürlemişler. Bizim Azeri arkadaş, nâ-çar yine açıkta kalmış. Ne diyebilirdim, ne yapabilirdim? Ankara’dayım. Aklımda o var. Yıl oldu, görüşemedik. İkinci gün, o hep karşılaştığımız camiye gittim. Oradaydı. Ne güzel, oradaydı! Sarıldık, kucaklaştık. Birlikte ikindi namazını kıldık. Okulu bitirmiş. Notları çok iyiymiş. Amerika’daki bir üniversiteden teklif gelmiş, gidecekmiş. Fakat geldiğinden bugüne kadar, tam dört buçuk yıldır memleketine gitmemiş, gidememiş. Hâlâ beş parasız. - Nerede kalıyorsun, diye sordum. - Gel gidelim, dedi. Gittik. Müteahhide verildiğinden olsa gerek, çoğu yıkık bir gecekondu mahallesi. Birinin önünde durduk. Çamur sıvalı, baştan beri harabe, iki göz bir gecekondu. Ama şirin bir bahçesi var. Tam kapıyı açacakken birden döndü, duvarın dibindeki ayva ağacını gösterdi. - Abi şu ayva ağacını görüyor musun, dedi. Soran gözlerle baktığımı görünce devam etti: - Bu mübarek bir ağaç. Evde çay olmadığı zaman bu ayvanın yapraklarından çay yapıp içiyorum. Bu sabah da öyle yaptım. Şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim. Sabah içtiğim çayın, ham bir ayva gibi boğazıma takıldığını hissettim. Girdik. Yerde içleri palan dolu eski minderler vardı, onlara oturduk. Oda rutubet kokuyordu. Biraz sonra, bahsettiği ayva yaprağı çayından getirdi. Küçük bir yudum aldım ve ona baktım. Sessizce besmele çekip çayı yudumlayışını, gözlerini kapayışını ve o an yüzüne yayılan ifadeyi izledim. Şimdi neredeydi kim bilir. Belki memleketindeydi. Belki anasının dizinin dibinde, belki babasının tam karşısında. Elimdeki bardağa baktım, hakikaten mübarek bir şeydi şu ayva yaprağı çayı. Besmele çektim, bir yudum daha içtim.
    November 08

    ŞEYTANIN ZAFERİ

    Bir günah destanı ! Rahip BARSİSA (Mevlana Celaleddin, Mecalis-i Seb'a, , çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Konya, 1965) Bir zaman israiloğulları içinde Barsisa denilen bir ibâdet ehli vardı. Zahitliğinin ünü, doğuya batıya erişmişti. Nerde bir hasta varsa, ona su yollarlardı, o suyu okur, üflerdi; hasta içince sağlık ve esenlik bulurdu. Herkes de bilir ve anlardı ki bu onun soluğunun eseridir. Çok geçmedi ki halk, bu sağlık-esenlik, filan ilaçtan meydana gelir mi ki diye ilaçların tesirinde şüpheye düştü. Barsisa öyle bir şöhret kazandı ki o zamanın hekimlerine kimse gitmez oldu. O lanetlenmiş şeytan, o pusuda gizlenmiş eski düşman, o bel kıran mel'un, demir geveliyor, fakat bir çâre bulamıyordu. Durmadan bu Rahibi yoldan çıkarmanın, onu ibadetten alıkoymanın yolunu arıyordu. Bir gece lanetlenmiş şeytan, yüzünü oğullarına döndü ve dedi ki: Sizden hiçbir kimse yok mu ki beni bu tasadan kurtarsın, bu tek eri tuzağa düşürsün? Oğullarından biri, bu işi benim adıma yaz, benden iste, senin gönlünü bu dertten ben kurtaracağım diye böbürlendi. Şeytan ona, en gerçek oğlum sen olursun, bu işi başarırsan, kör gözümü sen aydınlatırsın, dedi. Şeytanın o oğlu, şöyle bir mel'un aklına danıştı. O, şeytanın oğluna: - Halkı genç, güzel kadınlardan daha iyi avlayacak hiçbir tuzak olamaz, dedi. Çünkü altın arzusu, lokma dileği tek taraflıdır. Sen altına âşık olursun amma onun canı yoktur ki sana âşık olsun; lokmanın canı yoktur ki seni arasın, seninle konuşsun. Fakat genç kadınlara duyulan sevgi, iki taraflı olur. Sen onu sever, istersin, o da seni sever ve ister. Sen ona ulaşmak istersin, o da sana. Bir hırsız geceleyin dışardan kapıyı açmak için bir tuzak kurar; amma o hırsızın, evde bir eşi ortağı bulunur yahut bir halayıkcağız, içerden kapıyı açarsa, bu, hırsızın dışardan para çalmaya uğraşmasına benzer mi hiç? Altın yahut sandık, kalkıp kapıyı açamaz ki. Şeytanın oğlu da, bütün dünyayı dolaştı. Güzel, akıllı, soylu soplu, alımlı, işveli bir kadın arıyor, zahidi avlamak için o çeşit bir dilber araştırıyordu, şeytanlık hasedinin kuvvetiyle ev ev, şehir şehir gezip dolaşıyordu. Çok aradı. Sonunda o ülkenin padişahının kızını seçti. Kızın güzelliği dillere destandı. Kızın beynine girdi, onu deli divane etti, hastalandırdı. Padişah, hekimleri, hikmet ehlini topladı. Hepsi de onu iyileştirmede, ona ilaç tertip etmede âciz kaldı. Şeytan, bir zahit elbisesine bürünüp geldi: -Eğer bu kızın hastalıktan kurtulmasını istiyorsanız, dedi, onu Barsisa'ya götürün. O, okusun, üflesin, bu hastalıktan kurtulur. Onlar da başka çare bulamadılar, onun sözünü dinlediler, kızı, Barsisa'ya götürdüler. Barsisa dua etti, şeytan da kızı bıraktı, kız iyileşti. Böylece de şeytan, padişahın bir dahaki seferde de kendi sözüne inanmasını sağlamış oldu. Kız iyileşince sevindi. Bir zaman sonra şeytan, gene kızı çıldırttı .Hekimler yine iyileştirmede âciz kaldılar. Şeytan aynı suretle tekrar geldi. Bunu, gene Barsisa'ya götürün; amma bu sefer geri getirmeyin, kız size, iyileştim diye haber yollayıncaya kadar yanında kalsın, dedi. Kızı, yüz binlerce güzel kızı nasıl götürüyorlarsa, öylece götürüp Rahibin yanına bırakıp döndüler. Kız, Rahip ve şeytan o ibâdet yurdunda kaldılar. O rahip, bilgin olsaydı, kızla yalnız olarak o ibâdet yurdunda kalmaya razı olmazdı. Esenlik ona, Peygamber(SAV) dedi ki: "Bir kadın, bir konakta bir erkekle beraber kaldı mı, üçüncüleri şeytandır, onların." Bir kadın, bir yerde bir erkekle beraber kalınca şeytan, onların aracısı olur. Hasılı uzun bir zaman, kız, zahit rahibin yanında kaldı. Otur kalk derken Rahip Barsisa, göz ucuyla da olsa kızı süzdü ve iyice gönül kaptırdı. Gönül kaptırılmayacak da bir dilber değildi padişahın kızı. Nihayet bir gün, kızla buluştu ve kız hamile kaldı. Rahip kara kara düşünmeye başladı. Bu sefer şeytan, bir insan şekline bürünüp Rahip Barsisa'nın yanına geldi. Onu düşünür buldu. Neden düşüncelisin, dedi. Barsisa, hikâyeyi anlattı. Kız, gebe kaldı dedi. Şeytan: -Kızı öldürmekten başka çare yok, dedi. Öldürür, sonra, öldü gömdüm, dersin. Barsisa, geceler boyu düşündü, başka bir çare bulamadı. Onun dediğini yaptı. Diğer yanda lain şeytan, gene insan şeklinde padişaha geldi. Kız iyileşti, gidip getirin, dedi. Padişahla perdeciler gidip kızı istediler. Rahip Barsisa: -Kız öldü, gömdüm dedi. İnanıp geri dönüp yasını tutmaya koyuldular. Şeytan, bu sefer başka bir şekle girip, padişahın yanma gitti. -Kız nerede, dedi. Padişah: -Rahip Barsisa'nın yanına götürdük, orada öldü, dedi. Şeytan: -Kim söyledi, diye sordu. Padişah: -Barsisa söyledi, deyince Şeytan: -Yalan söylüyor, dedi. Rahip kızınla buluştu, kız gebe kaldı, sonra kızı öldürdü, falan yere gömdü. İnanmıyorsan orayı kazdır, görürsünüz, dedi. Padişah, tam yedi kez yerinden kalktı, bir başka yere oturdu, sonra gene yerine geldi. Şaşkına döndü, hâli değişti, kafası ateşlendi, kızdı. Sonra bir toplulukla atına binip Barsisa'nın ibâdet yurduna vardı. İçeri girip: -Kız nerde, diye sordu. -Rahip Barsisa: -Öldü, gömdüm deyince, peki dedi, bize neye haber vermedin? dedi. Barsisa: -Evrad-ı ezkar ile meşguldüm, evradımdan kalırım diye korktum, dedi. Padişah: -Bu sözün aksi çıkarsa ne yapayım dedi. Bu söz üzerine Barsisa kızdı, ileri geri söylenmeye durdu. Padişah, Şeytanın bildirdiği yeri kazdırdı. Kızı çıkardılar, kız öldürülmüştü. Barsisa'nın ellerini bağladılar, terlemeye başladı. Halk toplandı. Barsisa, kendi kendine, ey kutsuz nefis diyordu. Duan kabul oluyor diye seviniyordun. Halkın gönlüne, gözüne üstün, büyük görünüyorsun diye seviniyordun. Halk seni beğeniyor, övüyor diye gururlanıyordun. Halkın inancı azalır diye de korkuyordun değil mi? Gerçekte bu düşüncelerden hepsi de yılandı, akrepti; evet, halkın beğenişi, zehirlerle dolu bir yılandı diyor, içten içe ah ediyordu; ama artık faydası yoktu. Onu yüce bir darağacının dibine getirdiler. Merdiven dayayıp boynuna ipi taktılar. O anda şeytan, bir insan şekline girip kendisini tekrar gösterdi. Bunların hepsini de ben yaptım sana; hâlâ da gücüm var, çaren benim elimde, bana secde et, seni kurtarayım dedi. Barsisa buna ümitlendi ve şeytana: -Nasıl secde edeyim, boynumda ip var. dedi. Şeytan, secde niyetiyle başınla işaret et, akıllıya işaret de yeter dedi. Barsisa, can korkusuyla, secde etmeye niyetlendi; can tatlıdır ya, fakat başını eğince ip, boynunu daha da sıktı. Nefesi kesildi. Ve şeytana secde ederek öldü. Şeytan uzaklaşırken, "Ben senden tamamıyla uzağım" dedi. Şanı ululandıkça ululansın, Tanrı buyurur ki: Ey insanlar, ey inananlar, sizi kötü bir dost, tutar da kötülüğe çağırırsa, bu iş, sizin faydanızadır derse, kötü dostlar sana, sen yaşarken de bizimsin, öldükten sonra da; biz de seniniz diye vaadde bulunursa ona inanmayın; onlar, bu düzenle kendileri gibi sizi de bozmak, bozguna uğratmak, kötülemek, kötülüğe çekmek isterler. Sizi pis bir hale getirdiler mi, ne dostunuz kalır artık, ne eşiniz. Sizden bezerler. Anlattığımız o şeytan gibi ki onun derdine ortak oldu, ona dostluk gösterdi, sonunda onu tuzağa düşürünce, ondan bezdi gitti. Kırık Testi'den 27.2.2006: Eski devirlerde yaşamış üsturevî bir ibadet kahramanı olan Bersisa, bir